FRP FORUM  |  Kayıt  |  Üyeler  |  Giriş       

Sayfaya git 1, 2  Sonraki  
İDARİ SORUMLU

   Kayıt: 02 Ekm 2006
   Mesajlar: 1345
.
DÜNYANIN EN GÜZEL ÖYKÜLERİ I
--------------------------------------------------
Mateo Falcone - Prosper Merimee

Fantastik Edebiyat Resim


....GİRİŞ

     Merimee büyük bir Fransız öykücüdür. Dünya onu, Bizet tarafından operaya uyarlanan ve onlarca kez filme aktarılan Carmen isimli eseriyle tanır ama eserleri arasında Mateo Falcone’nin özel bir yeri vardır.

     Çocuktum, elime Dünyanın En Güzel Öyküleri isimli küçük bir antoloji geçmişti. Kitabın başlığı benim gibi genç bir okur için oldukça heyecan vericiydi ve Mateo Falcone, kitaptaki birçok başka öykünün arasında işaret feneri gibi ışıldıyordu.  

     Aradan uzun yıllar geçti. Belleğim binlerce yeni öykünün tazyikiyle mütemadiyen genişledi, genişledi. Bu genişleme, beraberinde birçok unutuşlar getirdi. Ama Mateo Falcone'nin hatırası, bütün bu hengame arasında zümrüt gibi ışıldamayı sürdürdü.

     Yıllar sonra bugün, birçok iyi öyküler övmüş, birçok kötü öykülere sövmüş biri olarak Mateo Falcone’nin neden Dünyanın En İyi Öyküleri arasında yer aldığını bildiğimi sanıyorum. Bunun bir işareti de var üstelik; antolojide yer alan diğer öykülerin hatırası birer birer sönüp gittiği halde, Mateo Falcone beni her geçen gün biraz daha fazla heyecanlandırıyor.  

     İyi öykülerin çoğunun ortak özelliği, okuruna “neden?” sorusunu sordurabilmeleri, bütün muhtemel yanıtları da satır aralarında barındırmalarıdır. Bu öyküdeki şaşmaz kompozisyona, ifade duruluğuna, kurguya ve her şeyden önemlisi soruna dikkat edilmeli. İyi bir öykücü olmak isteyen insanın tek bir öğretmeni vardır zira; İYİ ÖYKÜLER...

    Öykü, Merimee tarafından 1829 yılında kaleme alınmış, büyük edebiyatçımız Yaşar Nabi Nayır tarafından 1945 yılında dilimize kazandırılmış ve Milli Eğitim Bakanlığı Yayınlarınca HİKAYELER isimli Merimee seçkisinde neşredilmiştir. Eserin özgün çevirisinde kullanılan kimi sözcükler güncel olanlarıyla değiştirilmiş, çevirideki kimi aksaklıklar ve Türkçe söyleyişteki bozukluklar giderilmiştir.     



...MATEO FALCONE – Prosper Merimee

     Porto-Vecchio’dan çıkılıp da kuzey batıya, adanın içlerine doğru gidildikçe arazinin hızla yükseldiği görülür, kocaman kayaların tıkadığı, ara sıra hendeklerin kestiği dolambaçlı patikalarda üç saatlik bir yürüyüşten sonra çok geniş bir fundalığın kenarına varılır. Fundalık, adaletin pençesinden kaçanların vatanıdır. Haber verelim ki Korsika çiftçileri, tarlalarını gübrelemek zahmetinden kurtulmak için, bazen bir orman parçasını ateşe verirler. Alevler lüzumundan fazla yayılacakmış, varsın yayılsın, onu mu düşünecekler? Yanmış ağaçların külleriyle iyice bereketlenen bu toprakları ekince iyi bir mahsul alacaklarından emindirler. Toplanması zahmetli olan samanlar bırakılıp da başaklar kaldırıldığında toprağın altında kalarak yanmaktan kurtulan ağaç kökleri, ertesi bahara çok gür sürgünler verir. Bunların boyları bir iki yıl içinde iki metreyi aşar. İşte bu sık çalılığa maki adı verilir. Bu fundalık, gelişigüzel birbirine girmiş ve karışmış türlü çeşit ağaçlardan meydana gelmiştir. İnsan burada, ancak elinde baltayla kendisine bir yol açabilir, öyle sık ve gür fundalıklar vardır ki yaban koyunları bile içine giremez.
.
     Şayet bir adam öldürdünüzse Porto-Vecchio fundalığına gidin. Bir tüfek, biraz barut ve beş on kurşunla orada emniyet içinde yaşarsınız. Kukuletalı, kahverengi bir yamçı almayı unutmayın, altta şilte, üstte yorgan vazifesin görür. Çobanlar size süt, peynir, kestane verirler, artık zabıtadan veya ölünün akrabalarından korkacak bir şeyiniz kalmamıştır, yalnız cephane tazelemek için şehre ineceğiniz zaman ayağınızı denk almanız gerekir.
.
     1800 yılında, Korsika’da bulunduğum sıralarda Mateo Falcone’nin bu fundalığa yarım fersah mesafede bir evi vardı. Mateo, memleketin genel koşulları göz önünde bulundurulduğunda hayli zengin bir adamdı; kişizadeler gibi, yani işsiz güçsüz yaşar, çobanlarca dağlarda otlatılan sürülerinin geliriyle geçinirdi. Anlatacağım vakadan iki sene sonra kendisini gördüğüm zaman bana en fazla elli yaşında görünmüştü. Gözünüzün önüne ufak tefek fakat dinç bir adam getirin; kömür gibi kara, kıvırcık saçlar, bir gaga burun, ince dudaklar, iri ve cıva gibi gözler, çizme içi renginde bir cilt. Nişancılıktaki ustalığı, nişancıları pek bol olan memleketinde bile dillerde gezerdi. Mesela, Mateo bir yaban koyununa asla iri saçma ile ateş etmezdi; yüz yirmi adım mesafeden, kafasına veya küreğine nişanladığı bir kurşunla hayvanı yere sererdi. Tüfeğini geceleri dahi gündüzmüş gibi kullanırdı, hele ustalığına misal olarak öyle bir şey anlattılar ki, Korsika’ya yolu düşmeyenler kolay kolay inanamazlar. Seksen adım ötede yanan bir mum, mumun önüne de tabak büyüklüğünde şeffaf bir kağıt koyarlarmış. Mateo tüfeği omuzlayıp nişan alırmış, sonra mumu söndürürlermiş, aradan bir dakika geçince, zifiri karanlıkta ateş eder ve on atışın sekizinde kağıdı delermiş.
.
     Bu pek yüksek meziyetiyle Mateo büyük bir şöhret kazanmıştı. Tehlikeli bir düşman olduğu kadar, mükemmel bir dosttu da. İyilik yapmaktan hoşlanır, yoksulları korur bir adamdı. Porto-Vecchio kazasında herkesle arası iyiydi. Fakat hakkında kötü bir rivayet de vardı; Corte kasabasından kız almıştı. Güya orada, sevişmede olduğu kadar dövüşmede de pek tehlikeli sayılan bir rakibini, bir çırpıda temizleyivermiş. Adam penceresine asılı küçük bir aynanın önünde tıraş olurken bir kurşun yemiş. İşte bu işi yapanın Mateo olduğu söylentisi ortalığa yayılmış. Mesele örtbas edildikten sonra Mateo evlenmiş. Karısı Giuseppa ona önce üç kız (adam çileden çıkmış tabii), nihayet bir oğul vermiş; Mateo oğlunun adını Fortunato koymuş. Fortunato ailesinin ümidi, babasının isminin varisiydi. Mateo kızlarını hayırlı kocalara vermişti; babaları icabında damatlarının hançerleriyle şişhanelerine güvenebilirdi. Oğlu henüz on yaşındaydı, ama ilerisi için şimdiden ümit vaat ediyordu.
.
    Bir sonbahar günü, Mateo fundalıktaki bir düzlükte otlayan sürülerini yoklamak için karısıyla birlikte erkenden yola çıktı. Küçük Fortunato da onlarla birlikte gitmek istiyordu ama yol uzundu; hem evi bekleyecek birinin kalması gerekiyordu. Babası razı olmadı. Kim bilir, sonraları buna ne çok pişman olmuştur.
.
    Babası gideli bir iki saat olmuştu. Küçük Fortunato güneşe karşı rahatça uzanmış, mavi dağları seyrediyor ve gelecek Pazar, şehirde dayısı onbaşının evine akşam yemeğine gideceğini düşlüyordu. Ansızın bir silah sesiyle irkildi. Ayağa kalktı ve gürültünün geldiği tarafa döndü. Ardından intizamsız aralıklarla atılan ve gitgide yaklaşan başka silah sesleri işitildi. Nihayet ovadan Mateo’nun evine çıkan patikada dağlılar gibi külahlı, sakallı, üstü başı partal, tüfeğine yaslanarak güçlükle sürüklenen bir adam göründü. Kalçasına bir kurşun yemişti.  
.
     Bu adam bir hayduttu. Gece şehre, barut tedarikine gitmiş, dönüş yolunda Korsikalı kolcuların pususuna düşmüştü. Zorlu bir müdafaadan sonra çekilmeye muvaffak olmuştu. Her kayanın arkasında durup, peşine düşen kolculara ateş ediyordu. Fakat askerlerle arasındaki mesafe azdı ve yarası yüzünden ele düşmeden fundalığa varmaya takati kalmamıştı. Fortunato’ya yaklaşarak dedi ki;  
.
-     Sen Mateo Falcone’nin oğlu musun?
-     Evet
-     Ben Gianetto Sanpiero’yum. Askerler peşime takıldı. Sakla beni. Daha öteye gitmeye mecalim yok
-     Seni izni olmadan saklarsam sonra babam ne der?
-     Aferin oğlum, iyi etmişsin der.
-     Ne mâlum?
-     Çabuk sakla beni; geliyorlar.
-     Bekle, babam gelsin.
-     Bekleyeyim mi? Hay Allah müstahakını versin çocuk! Beş dakikaya kalmaz burada olacaklar. Haydi sakla beni, yoksa seni öldürürüm.
Fortunato büyük bir soğukkanlılıkla cevap verdi;
-     Tüfeğin boş, şarjöründe fişek de kalmamış.
-     Bıçağım var.
-     İyi ama benim kadar hızlı koşamazsın ki.
-     Sen Mateo Falcone’nin oğlu değil misin? Evinin önünde beni yakalamalarına izin mi vereceksin?
Çocuk, adamın haline acımış gibi görünüyordu;
-Seni saklarsam bana ne verirsin
     Haydut, kemerine asılı duran meşin çantayı karıştırdı. Herhalde barut parası diye ayırmış olduğu beş franklık bir sikke buldu. Fortunato gümüş parayı alınca pek sevindi. “Sen hiç merak etme”, diyerek evin yanı başındaki büyük bir ot yığınının içinde kocaman bir delik açtı. Gianetto oraya büzüldü ve çocuk, biraz hava geçmesine imkan verecek ve fakat altında bir adam gizlendiğini hissettirmeyecek şekilde üstünü örttü. Üstelik vahşilere yaraşır, hayli ustaca bir hile düşündü. Gidip bir dişi kediyle yavrularını aldı, ot yığınının üstüne yerleştirdi. Bu suretle oraya yakın bir vakitte dokunulmamış olduğu intibaını verdi. Sonra evin yakınlarındaki patikada kan izlerini fark etti, bunların üstünü kuru samanlarla örttü. İşini tamamlayınca, güneşe karşı rahatça uzandı.
.
    Bir iki dakika sonra, sarı yakalı, kahverengi üniformalı bir baş gediklinin komutası altında altı asker Mateo’nun kapısına dayandı. Bu adam Falcone’nin uzaktan bir akrabasıydı. İsmi Theodoro Giamba’ydı; haydutların pek korktukları, gayretli bir adamdı. Fortunato’ya yaklaşarak;
-     Merhaba hısımım, dedi, koca adam olmuşsun be! Şimdi buradan geçen bir adam gördün mü?
    Çocuk, saf bir tavırla;
-     Yok ağabey, daha senin kadar büyümedim, cevabını verdi.
-     Büyürsün merak etme. Onu bırak da, buradan bir adam geçti mi, onu söyle?
-     Bir adam mı?
-     Evet, kara kadifeden sivri külahlı, sarı ve kırmızı işlemeli ceket giymiş biri.
-     Sivri külahlı, sarı ve kırmızı işlemeli ceket giymiş biri mi?
-     Evet, çabuk söyle, söylediklerimi tekrarlayıp durma.
-     Bu sabah papaz efendi, Piero isimli atıyla buradan geçti. Baban nasıl dedi, ben de dedim ki...
-     Vay bacaksız vay! Bana külah giydirmeye mi kalkıyorsun? Çabuk söyle; Gianetto ne tarafa gitti? Elimle koymuş gibi biliyorum bu yana saptığını.
-     Ne biliyorsun?
-     Ne mi biliyorum? Senin adamı bal gibi gördüğünü biliyorum.
-     İnsan uyurken gelip geçenleri görür mü?
-     Uyumuyordun kerata; tüfek sesine uyanmıştın herhalde.
-     Tüfeklerinizin o kadar gürültü çıkardığını mı sanıyorsun? Babamın şişhanesi hepsinden iyi patlar.
-     Bana bak piç kurusu! Gianetto’yu gördüğünü gizlemeye kalkma. Belki de saklamışsındır onu. Haydi arkadaşlar! Girin eve, bakın bakalım herif içeride mi? Tek ayakla gidiyordu, öyle seke seke fundalığa erişmeye kalkacak kadar kafasız bir adam değildir. Hem, kan lekeleri de burada son buluyor.
Fortunato için için eğlenerek;
-     Babam ne diyecek bakalım; kendisi yokken evine girildiğini öğrenirse ne der bakalım babam?
Başgedikli Gamba, çocuğu kulağından yakalayarak;
-     Ulan Kerata, dedi, istersem sana bu ağızları şıp diye bıraktırırım? Kılıcımın tersiyle beş on tane indirdim mi dilin çözülüverir.
Fortunato bıyık altından gülüyordu, nihayet azametle gürledi;
-     Benim babam Mateo Falcone’dir.
-     Bana bak! Seni Corte’ye veya Bastia’ya götürür, bir zindanda samanlar üstüne yatırır, ayağına zincirler vururum. Gianetto Sanpiero’nun nerede olduğunu söylemezsen, ipte sallandırırım seni.
Bu gülünç tehdit üzerine çocuk bir kahkaha koyuverdi. Tekrarladı;
-     Benim babam Mateo Falcone’dir.
Askerlerin biri usulca;
-     Başefendi, dedi, Mateo ile bozuşmayalım sonra.
Gamba kararsız görünüyordu. Askerleriyle fısır fısır bir şeyler konuşuyordu. Bütün evi gezmiş, bir şey bulamamışlardı. Zaten bu arama uzun sürecek iş değildi, çünkü bir Korsikalı’nın kulübesi dört köşe bir odacıktan ibarettir. Eşya namına da bir masa, sıralar, sandıklar, av gereçleri, biraz kap kacaktan başkası bulunmaz. Küçük Fortunato o sırada kedisini okşuyor, askerlerle hısımının şaşkınlığına pek sevinir görünüyordu.
Başgedikliyle mangası ne yapacağını bilemiyorlardı; geldikleri yana dönmek için artık ciddi ciddi ovaya doğru bakmaya başlamışlardı. Reisleri, Falcone’nin oğlundan tehdit yoluyla bir şey koparamayacağını anladığı için, son bir gayret sarf ederek çocuğu tatlılıkla yola getirmeyi denemek istedi.
-     Kardeş, dedi, sen pek gözü açık bir oğlana benziyorsun! Bu gidişle büyük adam olacaksın. Ama bana kötü davrandın. Hısımım Mateo’nun canı sıkılacak olmasa seni tutuklayıp götürürdüm.
-     Yapma!
-     Fakat Mateo gelince işi ona anlatacağım, yalan söylediğin için ağzından burnundan kan getiresiye dövecek seni.
-     Allah bilir!
-     Görürsün. Ama dur. Haydi inadı bırak da sana bir şey vereyim.
-     Sana bir şey söyleyeyim mi ağabey; biraz daha oyalanırsan Gianetto fundalığa varacak, o zaman da cihan bir araya gelse ele geçiremez onu.
Başgedikli, cebinden bir gümüş saat çıkardı, en az kırk lira ederdi; küçük Fortunato’nun gözlerinin bir anda ışıldayıverdiğini fark edince, çelik kösteğinden tutup saati göstererek dedi ki;
-     Seni maskara seni! Şöyle bir saatin olsa da, boynuna taksan nasıl hoşuna giderdi. Porto-Vecchio sokaklarında tavus kuşları gibi kabara kabara dolaşırdın. Gelen geçen sorardı saat kaç diye, sen de onlara, işte saat, kendiniz bakın derdin.
-     Büyüdüğüm zaman dayım onbaşı bana saat alacak.
-     Güzel ama dayının oğlunun saati var. Hem, bunun kadar güzel de değil. Halbuki o senden yaşça küçük.
Çocuk içini çekti;
-     Söyle bakalım, bu saati ister misin?
Göz ucuyla saati süzen Fortunato, kendisine bütün piliç gösterilen bir kediye benziyordu. Kedi işin ciddi olmadığını sezdiği için pençesini uzatmaya cesaret edemez ve nefsine yenilmekten korkarak zaman zaman gözlerini öte yana çevirir. Ama durmadan dudaklarını yalamaktan da geri durmaz. Sanki hal diliyle efendisine, şakanın böylesi de pek zalimce der gibidir.  
     Bununla birlikte başgedikli Gamba, saati uzatırken pek ciddi görünüyordu. Fakat çocuk acı bir gülümsemeyle ona;
-     Benimle ne diye eğleniyorsun? dedi.
-     Ne eğlenmesi be yahu? Bana Gianetto’nun yerini söyle, saat senindir.
Fortunato inanmaz bir tavırla gülümsedi; sonra kara gözlerini başgediklinin gözlerine dikerek, sözlerine ne derece güvenileceğini anlamaya çalıştı.
-     Dediğimi yap, saati sana vermezsem apoletlerimi söksünler! Arkadaşlar şahidimdir, sözümden dönmem gayrı.
Bunları söylerken saati durmadan Fortunato’nun suratına yaklaştırıyordu, o kadar ki, saat adeta çocuğun solgun yanaklarını yalıyordu. Konukseverliğiyle açgözlülüğü arasındaki mücadele çocuğun yüzüne yansımıştı. Çıplak göğsü kabarıp iniyor, boğulur gibi oluyordu. Saat de bir yandan sallanıyor, dönüyor, arada bir burnuna dokunuyordu. Nihayet çocuk, sağ elini usulca saate doğru kaldırdı. Parmaklarının ucuyla dokundu; saati avucuna alıp tarttı. Fakat başgedikli, kösteğin ucunu bir türlü bırakmıyordu. Kadranı mavimsiydi. Madeni yeni cilalanmıştı. Güneşte ışıl ışıl yanıyordu. Çocuğun içi gidiyordu.  
Fortunato sol elini kaldırdı, omuzu üzerinden, işaret parmağıyla, yaslanmakta olduğu ot yığınını gösterdi. Başgedikli derhal anladı, kösteğin ucunu bıraktı; Fortunato artık saatin tek sahibi olduğunu hissetti. Bir geyik çevikliğiyle fırladı ve ot yığınından on ayak uzaklaştı. Askerler yığını didiklemeye başlamışlardı.
Otların kımıldadığını görmekte gecikmediler; kanlar içinde bir adam çıktı samanlar arasından. Bıçağı elindeydi. Soğumuş yarası ayakta durmasına imkan vermeyince yere yığılıverdi. Başgedikli adamın üstüne atıldı, bıçağını elinden aldı. Askerler, karşı koymasına meydan vermeden adamı sımsıkı bağladılar.  
Yere uzatılan ve bir odun demeti gibi kıskıvrak bağlanan Gianetto Sanpiero, başını, kendisine yaklaşmakta olan Fortunato’ya çevirdi. Öfke ve tiksintiyle;
-     Kalleşin oğlu! diye haykırdı.
Çocuk, ondan aldığı paraya artık hakkı olmadığını hissederek gümüş parayı adama fırlattı. Fakat haydut bu harekete aldırmadı bile. Büyük bir soğukkanlılıkla başgedikliye dedi ki;
-     Azizim Gamba, yürüyecek halde değilim; beni şehre kadar götürmeye mecbur olacaksınız.
-     Demin bir yaban keçisinden hızlı koşuyordun; ama merak etme. Seni ele geçirdiğime öyle memnunum ki, bir fersah mesafeye sırtımda taşısam yorulmam. Ağaç dallarından sana bir sedye yapar, kaputunu üzerine sereriz. Crespoli çitliğinde de bir at buluruz.  
-     Pekala, ama sedyeye biraz saman da koyun ki daha rahat edeyim.
Askerlerin bir kısmı, kestane dallarından bir sedye çırpıştırmaya, bir kısmı da Gianetto’nun yarasını sarmaya uğraşırlarken, Mateo Falcone ile karısı, fundalığa çıkan bir patikada beliriverdiler. Kadın kocaman bir kestane çuvalını sırtlamış, iki büklüm ilerliyor, kocası ise biri omzunda diğeri elinde iki tüfekle kurula kurula yürüyordu. Çünkü Korsika’da bir erkeğin, silahlarından başka bir yük taşıması şanına yakışmaz.
Askerleri görünce Mateo’nun aklına gelen ilk şey, bunların kendisini tutuklamaya geldikleri oldu. Ama nereden aklına gelmişti böyle bir şey? Mateo’nun hükümetle ne gibi bir alışverişi vardı ki? İyi bir şöhret sahibiydi. Namuslu bir adam olarak tanınırdı; fakat Korsikalı ve dağlıydı ve dağlı Korsikalılar içinde, vicdanlarını iyice yoklayacak olduklarında orada adam vurmak, bıçak oynatmak gibi birtakım ıvır zıvır keşfetmeyecek pek az kimse çıkar. Mateo’nun vicdanı herkesinkinden müsterihti çünkü tüfeğini bir adama çevirmeyeli on seneden fazla olmuştu. Yine de ihtiyatlı bir adamdı, icap ettiğinde kendisini müdafaa edebilecek bir vaziyet aldı. Karısı Giuseppa’ya
-     Hatun, dedi, çuvalını yere koy, tetik dur.
Kadın, hemen eşinin dediğini yaptı. Mateo omzundaki silahı ona verdi. Elindekini doldurdu, yolun kenarındaki ağaçların dibinden, en küçük bir husumet hareketiyle karşılaştığında kendisini hemen en kalın ağacın arkasına atmaya hazır vaziyette ağır ağır ilerledi. Karısı yedek tüfeğini ve fişekliğini taşıyarak pek yakından eşini takip ediyordu. Çarpışma başladığında bir ev kadınının vazifesi kocasının tüfeklerini doldurmaktır.
Öte yandan başgedikli, Mateo’nun bu şekilde adımlarını saya saya, tüfek elde, parmak tetikte yürüdüğünü görünce çok telaşlandı. Ya kazara Mateo, Gianetto’nun akrabası, yahut dostu idiyse. Onu korumaya kalkışırsa, iki tüfeğinin ateşi, postaya verilmiş mektup kadar emin biçimde en az iki üç askeri temizlerdi. Ya akrabalık dinlemeden kendisini nişanlayacak olursa!  
Şaşkınlık içinde cesurca bir karar verdi, eski bir ahbap sıfatıyla yanına yaklaşıp kendisine meseleyi anlatmak için Mateo’ya doğru tek başına yürüdü; fakat kendisini Mateo’dan ayıran o kısa mesafe kendisine pek uzun göründü.
-     Vay! İki gözüm, neredesin, ne alemdesin yahu? Beni tanıdın mı, hısımın Gamba.
Mateo hiç cevap vermeden öylece durmuştu. Gamba konuştukça, tüfeğinin namlusunu usulca kaldırıyordu. Öyle ki, başgedikli yanına geldiğinde namlunun ucu havaya çevrilmişti.
Baş gedikli elini uzatarak;
-     Merhaba kardeş, dedi, hanidir görüşmedik.
-     Merhaba kardeş.
-     Yolum düştü de sana. Hem hısımım Pepo’ya geçerken bir merhaba diyeyim dedim. Bugün uzun bir takip yaptık ama zahmetimize değdi. Güzel bir av ele geçirdik, Gianetto Sanpiero’yu ele geçirdik.
-     Allah razı olsun. Geçen hafta bir süt keçimizi çalmıştı.
Bu sözler Gamba’nın yüzünü güldürdü.                 
-     Ne yapsın biçare, dedi Mateo, karnı açtı herhalde.
Gamba bu kez biraz küçük düşmüştü. Bu hal üzere sözüne devam etti;
-     Herif aslanlar gibi dövüştü; askerlerimden birini öldürdü. Bu da yetmezmiş gibi Chardon çavuşun da kolunu kırdı; ama üzülmeye değmez, haydudun teki. Herif öyle ustaca saklanmış ki, şeytan bile yerini bulamazdı. Bizim Fortunato olmasaydı, adamı bulamayacaktım.  
Mateo şaşkınlıkla;
-     Fortunato mu? diye haykırdı.
Eşi Giuseppa aynı hayretle tekrarladı;
-     Fortunato!
-     Fortunato ya! Gianetto nah şuradaki ot yığınının altına yatmış, ama bizim Fortunato adamın yerini gösterdi. Dayısı onbaşıya söyleyeceğim, ona bu zahmetine karşılık güzel bir hediye göndersin. Savcıya göndereceğim raporda hem onun adını hem de seninkini anacağım.
Mateo alçak bir sesle;
-     Yazıklar olsun, diye mırıldandı.
Askerlerin yanına gelmişlerdi. Gianetto sedyenin üzerine uzanmış; yola çıkmaya hazırdı. Mateo’yu Gamba’nın yanında görünce horlarcasına gülümsedi; sonra evin kapısına dönüp eşiğe tükürerek;
-     Kalleşin evi! dedi.
Mateo Falcone hakkında bu kalleş sözünü ancak kellesini koltuğuna almış bir adam söyleyebilirdi. Tekrarlanmasına hacet kalmadan, bir bıçak darbesi derhal hakaretin cezasını keserdi. Halbuki Mateo, bitkin bir adam gibi elini alnına götürmekten başka bir şey yapmadı.
Fortunato, babasının geldiğini görünce eve girmişti. Az sonra bir süt çanağıyla dışarıya çıktı. Gözlerini yere indirerek çanağı Gianetto’ya uzattı. Haydut, adamı yerin dibine geçirecek bir sesle;  
-     Defol karşımdan, diye haykırdı.
Sonra askerlerden birine dönerek;
-     Arkadaş, dedi, biraz su ver.
Asker matarasını uzattı, haydut, biraz evvel çarpışmış olduğu adamın uzattığı suyu içti. Sonra ellerini arkasında değil, göğsü üstünde kavuşturarak bağlamalarını istedi. Rahat yatmayı severim diyordu. İsteğini yerine getirdiler, sonra başgedikli hareket işaretini verdi. Mateo’yla vedalaştı. Fakat adamdan bir cevap alamadı. Ovaya doğru hızlı adımlarla yürüdüler.
Mateo, on dakika kadar ağzını hiç açmadı. Tüfeğine yaslanmış, müthiş bir öfkeyle gözlerini oğlundan ayırmıyordu. Çocuk endişeli gözlerle bir anasına, bir babasına bakıyordu. Nihayet Mateo, sakin ama kendisini iyi tanıyanları dehşete sürükleyecek bir sesle;
-     Güzel bir başlangıç, dedi.
Çocuk yaşlı gözlerle, dizlerine kapanmak ister gibi ileri atılarak;
-     Babacığım! diye ağladı.
Fakat Mateo haykırdı;
-     Uzak dur benden!
Çocuk, babasından bir iki adım ötede durdu, taş kesildi ve hıçkırmaya başladı. Giuseppa yaklaştı. Saatin, bir ucu Fortunato’nun gömleğinden dışarıya sarkan kösteğini görmüştü. Sert bir sesle sordu;
-     Kim verdi sana bu saati?  
-     Başgedikli ağabey.
Falcone saati kavradı, var gücüyle bir taşa fırlatarak paramparça etti.
-     Hatun, dedi, bu çocuk benden mi?
Giuseppa’nın esmer yanakları tuğla kırmızısına döndü;
-     Ne diyorsun Mateo? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin?
-     Öyleyse bu çocuk, bütün sülalemiz içinde bu kalleşliği eden ilk insandır.
Fortunato’nun hıçkırıkları ve iç çekişleri tekrar hızlandı, Falcone o yaban kedisi gözlerini ondan hiç ayırmıyordu. Nihayet tüfeğinin dipçiğiyle yere vurdu, sonra tüfeği omuzladı ve Fortunato’ya peşinden gelmesini söyleyerek, tekrar fundalığın yolunu tuttu. Çocuk itaat etti.
Giuseppa, Mateo’nun arkasından koşup kolunu tuttu. Kara gözlerini kocasının gözlerine dikerek, titrek bir sesle;
-     Oğlundur, dedi.
Mateo cevap verdi;
-     Karışma. Babası benim.
Giuseppa, çocuğunu bağrına bastı ve ağlayarak kulübesine girdi. Meryem Ana’nın sureti önünde diz çökerek kendinden geçercesine dualar etti. Bu sırada Falcone, patikada iki yüz adım kadar yürüdü. Bir küçük hendek görünce durdu. Hendeğin içine girdi. Tüfeğinin dipçiğiyle toprağı yokladı. Yumuşak ve kazılmaya elverişli buldu.
-     Fortunato, şu iri taşın yanına git.
Çocuk, babasının dediğini yaptı, sonra diz çöktü.
-     Dua et.
-     Babacığım, babacığım, öldürme beni.
-     DUA ET!!!
Çocuk kekeleyerek ve hıçkırarak, Pater ve Credo dualarını okudu. Babası her duanın sonunda yüksek sesle amin diyordu.
-     Bildiğin dualar bu kadar mı?
-     Ave Maria ile teyzemin öğrettiği ilahiyi de biliyorum.
-     Uzun sürer ama ziyanı yok.
Çocuk, ilahiyi bitkin bir sesle tamamladı.
-     Bitirdin mi?
-     Aman babacığım, kıyma! Bağışla beni! Bir daha yapmam! Onbaşı dayıma yalvarır yakarırım, Gianetto’yu affederler.  
Çocuk konuşa dursun, Mateo tüfeğini doldurmuş, Allah taksiratını affetsin diyerek nişan almıştı.
Çocuk ayağa kalkıp babasının ayaklarına kapanmak için son bir gayretle davrandı ama vakit bulamadı. Mateo ateş etti, Fortunato, cansız, yere serildi.
Mateo, cesede bir göz bile atmadan, oğlunu gömmek için bir bel küreği almak üzere kulübeye gitti. Henüz birkaç adım atmıştı ki, tüfek sesi üzerine telaşla dışarıya koşan Giuseppa’ya rastladı. Kadın;
-     Ne yaptın? diye haykırdı.
-     Hak yerini buldu.
-     Çocuk nerede?
-     Hendekte. Şimdi gömeceğim. Bir Hıristiyan gibi öldü. Ruhuna bir ayin yaptıracağım. Damadım Theodoro Bianchi’ye haber verin, gelip bizimle otursun.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
İDARİ SORUMLU

   Kayıt: 02 Ekm 2006
   Mesajlar: 1345
,
DÜNYANIN EN GÜZEL ÖYKÜLERİ II
--------------------------------------------
Mösyö Seguin'in Keçisi - Alphonse Daudet

.
Fantastik Edebiyat Resim

.
.....GİRİŞ

     Kitap dediğinin daima eskisi makbuldür. Bu yüzden vaktiyle Kadıköy’deki sahaflara uğramayı pek severdim. Kapaklarına rutubet lekelerinin sindiği, sayfalarını kurtçukların kemirdiği hoş kokulu kitaplar arasında saatler geçirirdim. Arada bir birkaç iyi kitaba rastladım mı dünyalar benim olurdu. Büyük keşifler yapmış bir adamın heyecanı ve ciddiyetiyle evime gelir, hazinelerimi büyük bir iştahla tüketmeye koyulur, aman sonu gelmesin diye bir sonraki sayfaya geçmemek için türlü bahaneler icat ederdim. Mösyö Seguin’in Keçisi’ni böyle bir heyecanla keşfettim.

    Çevirmen Sabri Esat Siyavuşgil kitabın önsözüne bakın nasıl başlamış; “Bir eleştirmen der ki, hikaye anlatmak sanatı Fransızlara vergidir, Fransa’nın hiçbir eyaleti de Provence kadar iyi hikayeci yetiştirememiştir, Provence hikayecilerinin hiçbiri Alpohnse Daudet’le boy ölçüşemez ve Daudet’in en nefis hikayeleri de Değirmenimden Mektuplar isimli eserindekilerdir.”

     "Dünyanın en iyi öyküleridir bunlar" demenin dolambaçlı bir yolu… Onun bu değerlendirmesini şöyle sürdüreyim; “Değirmenimden Mektuplar’daki en muhteşem öykü ise, Mösyö Seguin’in Keçisidir.”

      Kendisine derin bir aşkla bağlı bulunduğumuz eserler vardır. Mösyö Seguin’in keçisi benim için böyle bir eserdir. İlk okumamdan aldığım hazzın hatırası bugün bile hafızamda capcanlıdır ve aradan geçen on beş yıl bu öyküye olan muhabbetimden hiçbir şey eksiltmemiştir. Çevirmeninin ifadesiyle; “ebedi baharın sırrına ermiş” bu öyküde beni böylesine çeken şey nedir?

     Birincisi; her iyi öykü gibi bu öykü de büyük bir insanlık sorununu dile getiriyor, güçlü bir ikilem doğuruyor ve Latinlerin, audi alteram partem (öbür tarafı da dinle) deyişinin hakkını verircesine, olası tüm çözümlere adil davranıyor.

     İkincisi; birçok farklı okumalarda, birçok kılıklara bürünüveriyor. Öyle ki, bu öyküyü genç bir delikanlının ailesinden kopuşunun, bir milletin hürriyet mücadelesinin ya da isyankar bir ruhun ıstıraplarının izdüşümü olarak okuyabilirsiniz.

    Üçüncüsü; ele aldığı büyük insanlık sorununu öylesine naif, öylesine saf, duru, samimi ve içli bir üslupla dile getiriyor, sizi, ağdasız, zorlamasız, temiz ve tatlı bir üslupla öylesine can evinizden kavrıyor ki, bu öyküden sonra insanın, “hakikat yalındır” diyesi geliyor.  

      Eser 1866 tarihinde kaleme alınmış ve Değirmenimden Mektuplar isimli öykü kitabında neşredilişinin ardından, önce Fransa'da  sonra tüm dünyada büyük yankı uyandırmıştır. Öyle ki, Fransa'daki birçok ilkokul çocuğu bu öyküyü heceleyerek okuma yazma öğrenmişlerdir.

     Eser 1943 tarihinde büyük edebiyatçımız Sabri Esat Siyavuşgil tarafından enfes biçimde dilimize kazandırılmış, Remzi Kitabevi tarafından aynı tarihte neşredilmiştir. Eserde yer alan kimi eski sözcükleri (ki, sayıları pek azdır) yenileriyle değiştirdik, bazı çeviri hatalarını ve söyleyiş bozukluklarını giderdik.

     Daudet’in sözleriyle bitireyim; “Parisliler, keşkülünüzü uzatın. Bu kez size hâlis Provence kaymağı ikram ediliyor.”          


....MÖSYÖ SEGUİN’İN KEÇİSİ – Alphonse Daudet


    Sen hiç değişmeyeceksin, zavallı Gringoire’cığım! Nasıl olur? Sana Paris’in tanınmış bir gazetesinde köşe yazarlığı teklif ediyorlar da sen bunu reddetmeye kalkışıyorsun! Kendine bir baksana, zavallı çocuk! Şu delik deşik mintanına, şu hapı yutmuş pantolonuna, şu açım diye haykıran sıska suratına bir baksana! Güzel kafiyeler uydurmak ihtirası, bak seni ne hale soktu? Apollon cenaplarının hizmetinde on senedir sadıkane verdiğin emek, bak sana neye mal oldu… Hala da mı utanmıyorsun?
.
    Köşe yazarı olsana, budala! Köşe yazarı olsana! Çil çil liracıklar kazanırsın, Brebant lokantasında karnını doyururusun, külahına yepyeni bir tüy takarak tiyatroların ilk temsil akşamlarında boy gösterirsin.
.
   Nasıl? İstemiyor musun? Sonuna kadar, keyfine göre serbest yaşamak mı istiyorsun? Peki öyleyse. Mösyö Seguin’in keçisi hikayesini bir dinle bakalım. Dinle de serbest yaşamak arzusu insana ne kazandırır, öğren.

    Mösyö Seguin’in, keçilerinden yana hiç talihi yoktu. Hepsini de, aynı şekilde elinden kaçırırdı. Bir sabah ipini koparan dağa yollanır ve orada kurda yem olurdu. Ne sahibinin okşayışı, ne kurt korkusu bir tek keçiyi bile vazgeçirememişti. Bunlar, herhalde ne pahasına olursa olsun açık havayı ve başıboş gezmeyi seven, hürriyet aşığı keçilerdi. Hayvanlarının huyundan pek anlamayan zavallı Mösyö Seguin, çok kederliydi: Anlaşıldı, diyordu. Keçilerin burada canı sıkılıyor. Artık istemem, keçi beslemeyeceğim.

    Yine de ümitsizliğe düşmedi. Altı keçisi aynı şekilde kaybolduktan sonra, tuttu, bir yedincisini satın aldı. Yalnız bu sefer, alışması kolay olsun diye kart değil, körpe keçi almaya dikkat etti.

.   Ah, Gringoire, bilsen Mösyö Seguin’in keçisi ne güzeldi! Baygın gözleri, küçük zabitlerinki gibi didon sakalı, pırıl pırıl ayakları, çizgili boynuzları, üstünde harmani gibi uzun beyaz tüyleriyle o kadar güzeldi ki! Neredeyse Esmeralda’nın oğlağı kadar şirindi, hatırlıyorsun değil mi Gringoire? Sonra, yumuşak başlı, sokulgandı. Sağılırken kımıldamaz, ayağını süt kabının içine sokmazdı. Velhasıl, cana yakın bir keçiydi.
.
    Mösyö Seguin’in evinin arkasında, etrafı ak dikenle çevrilmiş bir ağılı vardı. İşte yeni kiracısını buraya yerleştirdi. Onu, çayırın en güzel yerinde, bir kazığa bağladı. Ama ipini de uzun bıraktı. Arada sırada, rahatı yerinde mi diye yoklamayı ihmal etmiyordu. Keçi mutlu görünüyor ve öyle keyifli otluyordu ki, Mösyö Seguin’in ağzı kulaklarına varıyordu. Adamcağız kendi kendine: "Nihayet," diyordu, "burada canı sıkılmayan bir keçi bulabildim." Mösyö Seguin aldanıyordu, keçisinin canı sıkıldı. Bir gün dağa bakarak, kendi kendine: "Kim bilir," dedi, "oraları ne güzeldir! Boynumun derisini yüzen şu uğursuz ip olmasa da, fundalıkların içine bir dalsam! Ne hoş olurdu. Çitin içinde otlamak eşeğe veya öküze yakışır! Keçi milletine açıklık lazım!"

     O andan sonra ağılın otu kendisine tatsız geldi. Can sıkıntısı başladı. Eridi, sütü azaldı. Onun, böyle bütün gün, ipini çekerek, kafasını dağ tarafına çevirmiş, burun delikleri açılmış, mahzun mahzun, meee! demesi yürekler acısıydı.
.
     Mösyö Seguin keçisinin bir derdi olduğunu anlıyordu ama ne olduğunu bir türlü kestiremiyordu. Bir sabah, sağılması biterken keçi başını çevirdi ve kendi lisanıyla:

-     Bakınız Mösyö Seguin, dedi. Ben burada eriyip bitiyorum. Bırakın da dağa gideyim!
Mösyö Seguin:
- Allahım! Bu da mı? diye haykırdı.
O kadar şaşırmıştı ki, süt kabını yere düşürüverdi. Sonra keçisinin yanına, otların üzerine oturarak:
- Nasıl Blanquette, dedi, beni bırakıp gitmek mi istiyorsun?
Blanquette:
- Evet Mösyö Seguin, diye yanıt verdi.
- Otunu mu az buluyorsun?
- Hayır Mösyö Seguin.
- Galiba ipin kısa geliyor, istersen uzatayım.
- Ne zahmet Mösyö Seguin
- Öyleyse neyin eksik? Ne istiyorsun?
- Dağa gitmek istiyorum Mösyö Seguin.
- Ah Zavallı! Dağda kurt olduğunu bilmiyor musun? Karşına çıkarsa ne yaparsın?
- Tos vururum Mösyö Seguin.
- Kurda senin boynuzların vız gelir. O benim, senden daha bir nice boynuzlu keçilerimi yedi. Zavallı Renaude’u bilirsin. Hani geçen sene buradaydı. Teke gibi güçlü kuvvetli, ne azılı keçiydi. Bütün gece kurtla dövüştü ama sabahleyin kurt onu yedi.
- Vah zavallı Renaude! Ama zararı yok Mösyö Seguin, bırakın beni, dağa gideyim.
- Aman Allahım! Benim keçilerime de ne oluyor? Bunu da kurt elimden kapacak. Ama yağma yok. İste, isteme seni kurtaracağım kâfir. İpini koparmayasın diye seni ahıra kapayacağım. Artık hep orada kalacaksın.
     Bunun üzerine Mösyö Seguin, keçiyi zifiri karanlık bir ahıra götürdü ve ahırın kapısını adam akıllı kilitledi. Kapıyı kilitlemişti ama pencereyi unutmuştu. Seninki arkasını döner dönmez, keçi pencereden atlayıp kaçtı.
   .  
     Gülersin tabi Gringoire! İnkar etme, ben bilirim. Sen o zavallı Mösyö Seguin’e karşı keçilerin tarafını tutarsın. Ama biraz sabret, sonunda da gülecek misin bakalım. .

     Beyaz keçinin dağa gelişi, her tarafta hayranlık uyandırdı. İhtiyar çamlar, o güne kadar keçinin bu kadar güzelini hiç görmemişlerdi. Onu küçük bir kraliçeymiş gibi karşıladılar. Kestane ağaçları, Blanquette’i dallarının uçlarıyla okşayabilmek için yerlere kadar eğiliyorlardı. Yolunun üstünde katır tırnakları açıyor ve ellerinden geldiğince güzel kokmaya çalışıyorlardı. Bütün dağ, ona bayram yaptı.
   .
    Bizim keçinin ne kadar mutlu olduğunu bir düşün Gringoire! Artık ne ip var, ne de kazık. Onu, keyfinin istediği gibi sıçramaktan, otlamaktan alıkoyacak hiçbir şey yok. Asıl otun bolluğu oradaydı. Ta boynuzlarını aşacak kadar, azizim! Hem ne ot! Lezzetli, ince, diş diş, bin bir çeşit nebatın mahsulü. Hele çiçekler? Maviş maviş kocaman boru çiçekleri, uzun kırmızı yüksük otları, sarhoş edici usareleri taşan bütün bir yabani çiçek ormanı!
   Beyaz keçi, bunların arasında, yarı sarhoş, ayakları havada, yere dökülmüş yapraklarla kestanelere karışarak, bayır aşağı yuvarlanıp duruyordu. Sonra, bir sıçrayışta ayağa kalkıyor, haydi yallah, yine çalıların, yeşilliklerin içine dalıyor, fırt bir kayanın üstüne çıkıyor, fırt bir hendeğin dibine atlıyordu. Bir aşağı bir yukarı, her yere burnunu sokuyordu. Sanki Mösyö Seguin, dağa on keçi birden salıvermişti.
Çünkü Blanquette’in hiçbir şeyden pervası yoktu.
   .
   Bir sıçrayışta koca koca selleri aşıyor, aşarken de su ve köpük içinde kalıyordu. Sonra, sırılsıklam, gidip düz bir kayanın üstüne uzanıyor, güneşte kurunuyordu. Bir seferinde de, ağzında bir çiçek, yaylanın kenarına kadar geldi ve aşağıda, ta aşağıda, ovada, Mösyö Seguin’in evini ve ağılını gördü. Bu manzaraya katıla katıla güldü:
.
   - Ne de küçükmüş! dedi. Nasıl olmuş da sığmışım!
.
    Zavallıcık, kendisini o kadar yüksekte görünce, dünyaya bir türlü sığamaz olmuştu.
Velhasıl, Mösyö Seguin’in keçisi çok güzel bir gün geçirdi. Öğleye doğru, sağa sola koşarken, bir yabani asmayı kıtır kıtır yiyen bir sürü dağ keçisinin arasına düştü. Bizim beyaz elbiseli kaltak, ortalığı birbirine kattı. Kendisine yabani asmanın en lezzetli parçasını ikram ettiler. Hele erkekleri görme. Bir çıtkırıldım oldular ki. Hatta dahası var Gringoire ama, aramızda kalsın. Siyah tüylü, genç bir dağ keçisi galiba, Blanquette’in hoşuna gitmek şerefine mazhar oldu. İki sevdalı, bir iki saat ormanın içinde kayboldular. Birbirlerine ne söylediklerini öğrenmek istersen git de, yosunların altında belirsiz dolaşan geveze kaynakları sorguya çek.
.
    Ama birdenbire hava serinledi, dağ menekşe rengi bağladı; akşam olmuştu. Küçük keçi şaşırıp kaldı: "Ne çabuk!"

    Aşağıda tarlalar sise gömülmüştü. Mösyö Seguin’in ağılı, hemen hemen kaybolmuştu; küçük evin yalnız tüten bacasıyla çatısı görünüyordu. Blanquette, ağıla dönen bir sürünün çıngırak seslerini dinledi, içi burkuldu. Yuvasına dönen bir akdoğan, geçerken kanatlarıyla ona sürtündü, içi titredi. Sonra dağda bir uluma duyuldu: Uuuuuu! Uuuuuu!
.
    Aklına kurt geldi; bütün gün çılgın gibi, kurdu hiç düşünmemişti. Yine o anda, ovanın ta dibinden bir boru sesi işitildi. Bu, bizim Mösyö Seguin’in başvurduğu son çareydi.
Kurt: Uuuuuu! Uuuuuu! diye uluyordu. Boru: Eve dön! Eve dön! diyordu.
.
    Blanquette, bir an, geri dönmek istedi ama kazığı, ipi, ağılın çitini hatırlayınca, bu hayata daha fazla katlanamayacağını, dağda kalmanın hayırlı olacağını düşündü. Artık boru sesleri de kesilmişti.
.
    Keçi tam arkasında bir yaprak hışırtısı duydu. Döndü ve karanlıkta kısa ve dimdik iki kulakla, pırıl pırıl yanan bir çift göz gördü. Bu, kurttu. Koskocaman, hareketsiz, kıç üstü oturmuş, küçük beyaz keçiye bakıyor ve onu gözleriyle şimdiden yiyordu. Nasıl olsa yiyeceğini bildiği için hiç acele etmiyordu. Yalnız, keçi yüzünü kendisine dönünce, fena fena gülmeye başladı: "Hah! Hah! Mösyö Seguin’in küçük keçisi!"
  
   Sonra kocaman kırmızı diliyle, kav rengindeki sarkık dudaklarını yaladı. Blanquette mahvolduğunu anladı. Bir an, bütün gece dövüşüp de ancak sabah olunca kurdun karnına giren koca Renaude’un macerasını hatırladı ve beyhude yere uğraşmaktansa, hemen yutuluvermenin daha hayırlı olacağını düşündü. Sonra bundan vazgeçti, kafasını kıstı, boynuzlarını uzattı, müdafaaya hazırlandı. O Mösyö Seguin’in kahraman keçisi değil miydi ya! Kurdu öldürmek ümidine kapılmamıştı, keçiler kurtları öldüremezler, ama Renaude kadar dayanabilip dayanamayacağını anlamak istiyordu.

    Nihayet canavar, keçinin üzerine yürüdü. Küçücük boynuzlar da harekete geçti. Ah yavrucuk! Var kuvvetiyle nasıl karşı koyuyordu. Belki on defa, yalan söylemiyorum Gringoire, belki on defadan da fazla, kurdu gerileyip nefes almaya mecbur etti. Bu bir dakikalık aralıklarda bile kâfir obur, hemen o güzelim otlardan bir parça koparıyor, sonra, ağzı dolu dolu, yine kavgaya tutuşuyordu. Bu, bütün gece devam etti. Mösyö Seguin’in keçisi bazen parlak gökyüzüne, yıldızların kaynaşmalarına bakıyor ve kendi kendine: "Ah ne olur," diyordu, "şafak atıncaya kadar dayanabilsem!"
.
    Yıldızlar birbiri ardı sıra sönüp kayboldu. Blanquette boynuzlarına, kurt dişlerine yüklendi. Ufukta solgun bir ışık peyda oldu. Çiftliğin birinde kısık sesli bir horoz öttü. Can vermek için sabahı bekleyen zavallı hayvancık: Çok şükür! dedi ve kan lekelerinin benek benek ettiği o güzelim beyaz postuyla, boylu boyunca yere serildi. O zaman kurt, küçük keçinin üzerine atıldı ve onu parçalayıp yedi.
.
    Allahaısmarladık Gringoire! Dinlediğin hikayeyi ben uydurmadım. Şayet bir gün, olur da Provence’e gelirsen, bizim rençberlerden sık sık şunu duyarsın: Mösyö Seguin’in keçisi bütün gece kurtla boğuştu, sonra sabah olunca kurt onu yedi. Beni iyi dinliyor musun Gringoire; sonra sabah olunca kurt onu yedi.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
İDARİ SORUMLU

   Kayıt: 02 Ekm 2006
   Mesajlar: 1345
.
DÜNYANIN EN GÜZEL ÖYKÜLERİ III
--------------------------------------------
Kanun Önünde - Franz Kafka


Fantastik Edebiyat Resim


....GİRİŞ

    
Kafka hakkında ne söylenebilir? Uzunca yazmaya hacet yok. Kanun Önünde, Kafka'nın en kısa ve meşhur öyküsüdür. Yüzlerce farklı yayında yüzlerce kez basılmış, üzerine çok şey yazılıp çizilmiş, çok şey konuşulmuştur. Siz de okuyun, siz de konuşun.  


....KANUN ÖNÜNDE - Franz Kafka

    Kanun önünde bir kapıcı durmaktadır. Bu kapıcıya taşradan bir adam gelir, kanundan içeri girmek istediğini söyler. Kapıcı, kendisini şimdilik içeri koyveremeyeceğini söyler. Adam düşünür taşınır, ileride girip giremeyeceğini sorar; "Belki," der kapıcı "ama şimdi giremezsin."

    Kapı her zamanki gibi açık durduğundan ve Kapıcı o sırada kenara çekildiğinden adam eğilir ve kapıdan içeri bakmak ister. Bunu fark eden Kapıcı gülerek der ki; "Madem bu kadar istiyorsun, olmaz dememe aldırma, bir dene bakalım. Ancak unutma ki, ben güçlü bir kapıcıyım ve kapıcıların da yalnızca en küçüğüyüm. Ama her salon başında bir başka kapıcı vardır, biri de ötekinden güçlüdür. Daha üçüncüsünü görmeye ben bile dayanamam."

   Taşralı adam böylesi güçlüklerle karşılaşacağını ummamıştır. "Nihayet kanun kapısıdır, herkese, her vakit açık bulunması gerekir" diye düşünür. Ama üzerindeki kürk paltoyla Kapıcı'yı daha bir dikkatle süzüp, onun iri ve sivri burnunu, uzun ve seyrek kara tatar sakalını görünce, en iyisinin, giriş iznini koparıncaya kadar beklemek olduğuna karar verir.

   Kapıcı bir tabure uzatır adama ve onu kapının yanıbaşına oturtur. Günler ve aylar boyu burada oturur adam. Pek çok kez içeri koyverilsin diye uğraşır, yalvarıp yakarmalarıyla usandırır Kapıcı'yı. Kapıcı, adamı sık sık küçük çapta sorgulamalardan geçirir; ona yeri yurdu ve daha başka konularda sorular sorar. Ama büyük kişilerinki gibi kayıtsızlıkla sorulan sorulardır bunlar ve her sorgulamanın sonunda Kapıcı, adama henüz kendisini içeri koyveremeyeceğini yeniden açıklar.

   Bu yolculuğa koyulurken yanına bir sürü şey alan adam, Kapıcı'yı rüşvetle kandıracağım diye, pek değerli olmalarına bakmayarak bunların tümünü çıkarır elden. Hani Kapıcı verilenlerin hepsini alır ama bir yandan da; "Bunları alıyorum ki, bak şu yola da başvuracaktım, unuttum demeyesin diye" der.

   Taşralı Adam yıllar yılı, neredeyse aralıksız, gözetler durur Kapıcı'yı. Öteki kapıcıları unutur da bu ilk kapıcıyı kanundan içeri girmesine tek engel görür. Onu karşısına çıkaran uğursuz rastlantıya ilk yıllar yüksek sesle lanetler savurur; derken giderek yaşlanır. Kendi kendisine homurdanıp durur. Zamanla çocuklaşır ve yıllar yılı Kapıcı'ya bakıp dururken, onun paltosunun kürk yakasındaki pireleri de keşfettiğinden, onlara bile kendisine yardım etmeleri, Kapıcı'nın gönlünü yapmaları için dil döker.

   Sonunda gözlerinin feri zayıflar; çevresinin gerçekten mi karanlığa gömüldüğünü, yoksa sadece gözlerinin mi kendisini yanılttığını bilemez olur. Ama buna karşılık bir parıltı fark eder karanlıkta; öylesine bir parıltı ki, bütün görkemiyle kanun kapısından dışarı vurmaktadır. Artık pek bir ömrü kalmamıştır adamın. Ölmeden önce, kapı önünde geçen bütün zaman içindeki yaşantıları kafasında toplanıp şimdiye kadar Kapıcı'ya sormadığı bir soruya dönüşür. Giderek taşlaşan vücuduyla doğrulup kalkamadığından, Kapıcı'ya el eder. Aradaki boy farkı zamanla Taşralı Adam aleyhine bir hayli değiştiğinden, adama doğru iyice eğilmek zorunda kalır Kapıcı.  

   "Hala nedir öğrenmek istediğin bakalım?" diye sorar; "Amma da açgözlüymüşsün!" Adam bunun üzerine; "Benim bildiğim, herkes kanuna varmak için çaba harcar. Peki nasıl oldu da bunca yıl benden başkası girmek istemedi bu kapıdan?"'

    Kapıcı adamın artık son anlarını yaşadığını görür. Onun gittikçe sağırlaşan kulaklarına sesini işittirebilmek için var gücüyle haykırır; "Çünkü yalnızca senin içindi bu kapı. Gideyim de kapayayım artık."
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
İDARİ SORUMLU

   Kayıt: 02 Ekm 2006
   Mesajlar: 1345
.
DÜNYANIN EN GÜZEL ÖYKÜLERİ IV
-------------------------------------------------------
İtalyan Hava Kuvvetlerinin Reykjavik'te

Püskürtülüşü - Halldor Laxness


Fantastik Edebiyat Resim


.....GİRİŞ

    Çocukken atlasları çok severdim. Elime türlü renklerde ispirtolu kalemler alır sabahtan akşama kadar atlas paralardım. Kocaman devletler, küçücük şehirler, dağlar, dereler, çöller, nehirler, kıstaklar, boğazlar gözümde büyür büyür, kocaman bir evren olurdu.

    Her erkek çocuğu gibi ben de askeri meselelerle bilhassa ilgileniyordum. Bu yüzden en sevdiğim atlaslar tarihe ilişkin olanlarıydı. Zira tarih dediğimiz, savaşlardan başkası değildir. Kendime haritada stratejik mevkiler belirler, küçücük kafamda türlü çeşit harekat planları yapar, oraya buraya hayali ordular çıkarır, ele geçirdiğim her toprağı ispirtolu kalemle çizip karalar, kağıttan imparatorluğumun harita üzerindeki yayılışını izlemekten büyük haz duyardım.

   O zamanlar pek merak ettiğim, pek çok düşlediğim bazı diyarlar vardı ve bunlardan biri de İzlanda'ydı. Bu küçücük ülkeyi nereye koysam olmuyordu. Tarıma ve yerleşime elverişsiz arazilerle, devasa buzullarla kaplı, tenha ve işe yaramaz bir ada olduğunu biliyordum oranın. Ama ansiklopedilerden devşirdiğim yalapşap bilgiler bana İzlanda'ya dair başka şeyler, ve ama pek sevimli şeyler de öğretmişti. Bu yüzden hiçbir emperyal düşümde, İzlanda'ya dokunmadım.

   Yıllar sonra, dilimizde pek nadir karşılaşılabilecek o tuhaf seçkilerden birinde -ismi İSKANDİNAV ÖYKÜLERİ ANTOLOJİSİ idi- bir İzlanda öyküsüne rastladığımda, bu küçük ada devletiyle ilgili düşüncelerimde yanılmadığımı anladım. O öyküyle beraber, atlaslara olan inancım azaldı. Bu uzak adanın sıcak insanlarından biri, bana pek yakın bir öykü anlatıyordu. Bu öyküyle, haritaların o karmaşık işaretler sistematiği orta yerinden çatırdadı, sarı turuncu dağ silsilelerinde, yeşil mavi akarsularda, tuhaf paralel ve meridyen çizgilerinde  aşina olduğumuz insan yüzleri belirdi. Taşın toprağın değil, insanın coğrafyasıydı bu, ve bana atlasların öğretemeyeceği şeyler fısıldıyordu.

    İzlanda'nın yetiştirdiği ve dünyanın, nobel edebiyat ödülüyle vatandaşı olarak benimsediği büyük İzlanda'lı yazar Halldor Laxness'i saygıyla selamlıyorum.

    Dünya edebiyatı küçük küçük öykülerle vücut bulmuştur; hepsi de tek bir insan kadar sıradan ve ama tek bir insan kadar zengin öykülerdir bunlar. Bu öykü de kuşkusuz onlardan biridir. Onu burada, Yekta Ataman'ın güzel Türkçesiyle sizlere sunmaktan mutluluk duyuyorum.     


    İTALYAN HAVA KUVVETLERİNİN REYKJAVİK’TE
    PÜSKÜRTÜLÜŞÜ - Halldor Laxness

    İzlanda, ordusu bulunmayan tek ülkedir dünyada. Bu yüzden üniformasız yaşamaktadır bu yoksul ada ulusu, hem de bu acayip giysilerin tüm rütbe ve işaretlerine aldırış etmeksizin.

    Ama üniformalar hiç bilinmeyen şeyler değildir İzlanda’da. Dinsel Kurtuluş Ordusu yurt dışından trompetler ve pirinçten yapılmış nefesli sazlar getirttiğinde ulusa ilk üniformaları da bağışlamıştı. Bir süre sonra polisler de üniformayı benimsemişler, sonraları postacılara da Küba devrimcilerinin üniformalarından verilmişti. En sonunda, ülkenin bilgiç geçinen otel yöneticileri de kendilerini gösterince İzlanda’da bir de piccolo kurumu oluşmuş, bu İtalyan rütbesinin işaretleri çok şık bir üniformaya oturtulmuştu. Bu rütbe, oynak ringa balığı nafakası üstüne martılar ve balinalar misali oldum bittim kumar oynayan bu soğuk ülke milletinden hiç mi hiç saygı görmemişti.  

   İtalya’daysa durum oldukça değişiktir. O ülkede bir adam üniformasızsa adamdan sayılmaz. En yüksek rütbeli adam en acayip tür kumaştan, en inanılmaz renk ve desenli, en tuhaf kılaptan kurdeleli, tüylü, püsküllü, süslü püslü üniforması olan adamdır; uzun konçlu çizmelerin kuru ve sıcak havalarda dahi giyilmesi gerektiğini söylemek bile abestir.

    Kafalı adamlar bir sürü incik boncukla, kıvır zıvırla süslü gülünç giysilerle milleti uzak çöllerde savaşmaya iten o kör tutku yüzünden İtalya’nın ulusal servetinin neredeyse tamamen çarçur edildiğini söylerler. Roma’da Via Nazionale’de ilk kez gezintiye çıkan bir acemi yabancı, rastladığı ilk kişinin bir piccolo olduğunu hemen fark eder. Ne var ki hepsi bu değildir. Çöl aşıklarıdır bunlar, yani Faşistlerin ta kendisi; tantanalı giysilerine karşın suratlarındaki o önemli ve vakur görünüşe dikkat etmemek elde değildir.

   Ama geliniz biz yine İzlanda’ya, üniformaların derin anlamlarını bilmeyen, rütbe farklarını önemsemeyip balinaların ve öteki deniz canavarlarının tutkusunu yeğleyen –ki buna kuzey’in en renkli yaratığı olan ringa balığı bile tanıktır- bu garip adanın ulusuna dönelim.

   Anlatılacak hikaye yazın, yunusların Nautholsvik kıyılarına üşüştüğü sıralar geçmiştir. Olup bitenler Reykjavik’teki Hotel Geysir’e alınan yeni bir yardımcı çocukla ilgilidir. Bu yardımcı çocuğun adı Stefan Jonsson idi. Otelin büfesindeki kız onun için şöyle delibozuk bir şiir söyleyip duruyordu;

Stebbi kaldırımda durup saman çiğniyordu
Saman çiğnenmeyecekti, çiğnemeseydi samanı Stebbi
Çiğnedi samanı, saman Stebbi

   Üniforması ve İtalyan piccolo rütbesi bir kenara, o ilkbahar delikanlılığa daha yeni girmiş basbayağı bir çocuktu Stebbi. Yaşına göre boyu da zekası da ortadaydı. İzlanda’da yetişen her şey gibi şirin mi şirindi. Herkesi kendi eşiti sayar, herkese yardım için can atardı. Elinden gelen her şeyi yapmaya çalışır, herkesten de aynı şeyi beklerdi.

   Şimdi bir de cafcaflı üniformaları içindeki İtalyan Faşistlerini görelim. Kendi ülkelerinde büyük bir içtenlikle sevilirler, saygı görürler. Yakışıklı ve gözde kişiler olduklarından, çöldeki çıplak zencileri boğup öldürecek zehirli gaz makinelerini gözleri kapalı işletecek denli kahraman ve yurtseverdirler. Böylece tüm dünya tanık olacaktır onların utkusuna. Kara barbarların kahramanlığa elverişli ülkesine indirilmeden önce, ak barbarlara ne cici giysilere sahip bulunduklarını, ne denli yakışıklı olduklarını göstermek istemişlerdi. Giderek, çölleri yönetmek için böylesi bir ustalığı olan kişilerce, dünyayı dize getirmenin pek doğal olacağını düşünüyorlardı. Bundan ötürü, bir gün atladıkları gibi uçaklarına, topluca inip cicilerini gösterebilecekleri türlü çeşitli ülkeler seçtiler kendilerine.

   Bu talihli ülkelerden biri de İzlanda’ydı. İtalyan Faşist uçaklarının büyük bir filosu Vatnagardar’a indi. Her uçakta en aşağı gıcır gıcır iki üniforma vardı. Gecelerin en aydınlık olduğu, kırlarda düğün çiçeklerinin açtığı bir zamanda gelmişti konuklar. Uçaklarından dışarıya çıkar çıkmaz, gelişleri onuruna İzlanda’nın boydan boya aydınlatıldığını, her yörenin çiçeklerle donatıldığını Roma’ya bildirdiler. Danimarka’da yaşayan, ama büyük uluslara hayran İzlandalı bir tarihçi, bu telgrafların içeriğini pekiştirmek amacıyla Danca bir kitap yazdı. Başlarının üzerinde uçakların homurtusunu duyar duymaz ada yerlilerinin Büyük Güç’e karşı ne denli iyi davrandıklarını, sevinç ve şaşkınlıktan kendilerinden geçtiklerini, yabancıların tümünün başkentin sokak ve alanlarına döküldüklerini, yaşlı gözlerle birbirlerini öptüklerini belirtti.

   Gel gör ki, şan ve ünün utkusu başka, gerçek başkadır. Gerçek olan şuydu ki, o gün akşama doğru, ana caddede postacılara, ya da otel yamaklarına benzeyen yabancılar kalabalığı arasında doğru dürüst yürümek dert olmuştu. Konuk yabancılar pırıl pırıl üniformalarıyla kaldırımda durup, ellerini kollarını savurarak konuşuyorlardı. Bazı serin kanlı yurttaşlar, kalabalıktan sıyrılıp öfkeyle; “ne arıyor burada Allahın belası züppeler?” diyorlardı. Hepsi bu.

   Faşist subaylar kentin otellerine yerleştirilmişti. İşte tam o gün, Hotel Geysir’deki işine yeni başlayan Stebbi, piccolo üniformasını sırtına geçirmişti. İtalyan Faşistlerinden küçük bir topluluk da, Stebbi’nin üniformasına benzeyen giysileriyle aynı otele inmişlerdi.

   Üniforması içinde kasılan Stebbi, otelin giriş kapısında durmuş, eleştiren gözlerle yabancıların üniformalarına bakıyordu. “Tenete, capitano, magnore” diyorlardı birbirlerine. Az buçuk İtalyanca da bilirdi Stebbi.

   Otelde gürültü patırtı gırla gidiyordu. Sanki karşısındaki bir sağırmış gibi, birbirleriyle bağıra çağıra konuşuyorlar, konuşurken de ellerini kollarını savurup duruyorlardı. Yemek yerken dudaklarını şapırdattıkları, dişlerini emdikleri ve dillerini kesmek ister gibi bıçakları yaladıkları için garsonlar onları özel bir öfkeyle karşıladılar. Bir puro yakacak olsalar hangi ucunu ısırıp deleceklerini bilmiyorlar, genellikle yanlış ucu seçiyorlardı. Çok geçmeden, onların şuradan buradan toplanmış ve Atlantik’in ortasında denize atılacak serseriler topluluğu olduğunu düşünmeye başladılar.

  Yemek salonundaki uzunca bir masada yiyeceklerdi yemeklerini. Konuşurken çıkardıkları patırtı yanında başkalarının konuşması mırıltı kalıyordu. Salona ikişer ikişer girerek, yemek masasında rütbe sırasına göre oturmuşlardı; böylece üniformaların saçmalığı masanın bir ucundan öteki ucuna değin kademe kademe yükseliyordu.

   Masaya en son gelen Pittigrilli adında kara gözlü, kibar görünüşlü biriydi; göğsü öylesine ileri fırlamıştı ki, her adımda sanki geriye kaykılacakmış gibi oluyordu. Noel Ağacı olabilmesi için, gelin tellerinden süsler noksandı üstünde. İçeriye girer girmez, yurttaşları rap diye ayağa kalkmışlar, topuklarını vurmuşlar, oturmaları emredilinceye dek dilsiz kesilmişlerdi. Stebbi bunun iyi bir spor olduğunu sandı.  

   Garsonlar Pittigrilli’yi topluluğa ziyafet çeken birisi kabul ederek, çorbayı masanın ta öteki ucundan vermeye başladılar. Buna uygun olarak, etli yemeği de Pittigrilli’den en uzakta bulunan ilk adama verdiler elbette. Anlaşılması güç bazı nedenlerden ötürü konuklar arasında bir patırtıdır koptu. Garsonlar üçüncü turda da yemek dağıtma sırasını değişmeyince, Pittigrilli’yle yanındakiler ayağa kalktılar, başgarsonu çağırıp onunla kısa süre en güzel İtalyancayla –bir dakikada dört yüz sözcükten çok- konuştular, hem de elleriyle, ayaklarıyla birlikte. Başgarson, “teşekkür ederim” deyip saygıyla eğildi.  

   Derken otelin yöneticisiyle konuşmak istediler. Bu tuhaf gösteri bir süre daha sürüp gitti ve sonra oturup yine yemeklerine döndüler. Sıra daha sonraki yemeğe gelince, öncekilerde olduğu gibi, garsonlar alışkanlıkla Pittigrilli’yi yine en sona bırakarak dağıttılar yemeği. Bunun üzerine Pittigrilli ayağa kalkarak adamlarına yemek salonunu terk etmelerini emretti. Garsonlar olsun, öteki masalarda yemek yiyenler olsun dumanı tüten sıcak yemeklerinden birerle kol uzaklaşan topluluğa büyük bir şaşkınlıkla baktılar.

   O akşam İtalyan konsolosu otele gelerek, yemek dağıtımında Pittigrilli’ye öncelik tanınmadığı takdirde konunun Dışişleri Bakanlığı’nın dikkatine arz olunacağını başgarsona bildirdi.

   Başgarson, “teşekkür ederim” diyerek saygıyla eğildi ve bu konuda garsonlarıyla görüşeceğine söz verdi. Ama garsonlar parayı ödeyecek kişinin Pittigrilli olduğunu sandıklarını, ülkedeki lokantaların geleneğine göre parayı ödeyecek kişiye yemeğin en son verildiğini söylediler. Konsolos büyük bir coşkuyla; “Parayı ödeyen Benito Mussolini’dir” dedi.

   Başgarson “teşekkür ederim” diyerek saygıyla eğildi. “Ama yurttaşlarınız geldiğinden beri İngilizleri otelimizde ağırlayamıyoruz. Dudaklarını şapırdatarak yemek yiyen kimselerle birlikte kalamazlarmış.” Konsolos; “bu beni ilgilendirmez” dedi, “Pittigrilli’yi küçümseyen Mussolini’yi küçümser, unutmayın.” Başgarson, “teşekkür ederim” diyerek bir kez daha saygıyla eğildi. Konuşma bitmişti.

   Ertesi gün, Stebbi öğleyin paydos etti. Hava çok güzeldi, otelin giriş kapısı ve kaldırımlar güneş içindeydi. Stebbi kapının önünde duruyordu. Henüz üniformasını çıkarmak istemiyordu, çünkü güneş altın kaplamalı düğmelerinde, klaptanlı kemerinde, bir kase gibi başına oturan ve çenesinin altından bağlanmış altın yaldızlı kepinde pırıl pırıl parlıyordu. Kendi yaşındaki başka delikanlılar iş tulumları ve golf pantolonlarıyla gelip geçerken, üniforması içinde orada durmak çok hoştu. Bazen genç kızlar da yanından geçmiyor değildi hani.  

   Otelden iki Amerikalı çıktı. Stebbi’ye merhaba dediler, durup sigaralarını yaktılar ve gitmeden önce Stebbi’ye de bir sigara verdiler.

   Hayır, hayır, içeriye girip üstünü başını değiştirmeye, yine olağan, hatta olağandan da öte bir kişi olmaya hiç niyeti yoktu. Stebbi’nin üstelik sigarası da vardı. Bir de sigarasını yakabilseydi süksesi tam olacaktı. Şimdi kim ona “Saman Stebbi” diye laf atabilirdi? Hayır, güneşin altında on dört yaşında bir delikanlı görünüşüyle, kaldırımda kusursuzluk örneği duruşuyla, sigarası ve üniformasıyla bir tanrı gibiydi o.

   Otele doğru bir adam geliyordu yürüyerek, ayağına çabuk, omuzları geriye doğru çekik. Üstünde tıpkı Stebbi’ninkine benzeyen üniforması, bir elinde sigara, öteki elinde de ince kamış bir değnek vardı. Pittigrilli’ydi bu. Pek doğaldır ki, kendisiyle üniformasını düşündüğünde Stebbi’ye de, üniformasına da aldırış ettiği yoktu.

   “Merhaba Pittigrilli” dedi Stebbi, Amerikanvâri. Sıkı fıkı dostmuş gibi bir elini Faşist’in omzuna koydu; ne de olsa aynı üniformayı taşıyorlardı. Caddenin ve tüm evrenin içinde kendilerinin birer büyük adam olduklarını sanıyordu. “Kibrit?” diyerek, öteki eliyle dudakları arasındaki yanmamış sigarayı gösterdi.

   Stefan Jonsson, bir adamın, bir anda, hem de öğle güneşinin alnında, dostça bir selamlaşmadan sonra böyle birdenbire vahşileşebileceğini hiç mi hiç düşleyemezdi. Bir saniye içinde İtalyan’ın yüzündeki görünüş dehşet saçan bir şoka, felakete ve korkuya dönüştü, sanki karşısında hançerini çekip kaldıran bir sinsi katil varmış gibi. Stebbi’nin ağzındaki sigarayı çekip aldı, yere attı, derken elindeki kamış değnekle çocukcağızın yüzüne yüzüne vurmaya başladı. Stebbi’nin rüyalarının sonuydu bu.

   Baskı ve zorbalığa pek az ulusun İzlandalılar kadar efendice katlanabildikleri yaygın bir görüştür. Yüzyıllardır kendilerine yapılan zorbalıkları hoşgörüyle karşılamış, başkaldırmadan yaşamışlardır.

   Devrimden anladıkları da diğer uluslardan hayli farklıdır. İzlandalılar en fazla acıtan kamçıyı öpmeye her zaman hazırdırlar ve en inanılır yardımcıların, en güvenilir koruyucuların, kendilerine en acımasız davrananlar olduklarına inanırlar. Ama bu baş eğici ada halkının, bazen kendilerine öğretilenleri, efendiliği, boyun eğmeyi ve zorbaya saygıyla eğilmeyi  unuttuğu zamanlar da olmuştur. Darbenin esinlediği asil ve bencil olmayan nedenleri düşünecek yerde içgüdüsel olarak karşılıkta bulundukları da olur.
Bugün, ulusun yaşamında başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak denli ender, ama en mutlu saatler yaşanıyordu.

   General Pittigrilli, kamıştan değneğiyle Stefan Jonsson’u döver dövmez, çocukcağız generalin üzerine atılıp bir güreşçi gibi sımsıkı kavradı. Bu karşılığa alışık değildi general. Çünkü İtalya’da otellerin yardımcı çocuklarının, memleketin üstün kişilerine saldırmaları görülmüş şey değildi. Generalle Stebbi arasında bir itiş kakıştır başladı. Çok geçmeden caddenin ortasında buldular kendilerini. Her yönden bu eğlenceyi yakından görmek için bir kalabalıktır sökün etti. Stefan Jonsson, çöl kahramanına karşı bir üstünlük gösteriyordu. “Mamma mia” diye bağıran general, boylu boyunca tozlu caddeye uzandı; otelde yardımcılık eden çocuk tutup yere vurmuştu onu.

   İşte o zaman, toplanan kalabalık Faşistin güç durumda kaldığını anladı. Birkaç iyi yurttaş yardıma geldiler, generalin ayağa kalkmasına, üstündeki tozları silkelemesine yardım ettiler. Stebbi’yi uzaklaştırdılar ve ona gözden kaybolmasını söylediler. İzlandalılar her zaman kavgayı yitirenden yanadırlar; yenik düşene yardım ederler, üstünü başını temizlerler; belki bu, tüm yeniklere karşı ta derinden duydukları bir acıma duygusundan ileri gelmektedir.  

   Ama çöl kahramanı Pittigrilli, kendisini yine ayakta bulunca, Stefan Jonsson’dan kurtulup üstüne başına çeki düzen verince, öncekinden daha cesur kesildi. Otelin giriş kapısı boşluğunda ellerini ayaklarını oynatarak, parmaklarını açıp kapayarak güldür güldür konuşmaya başlayınca, kapılar pencereler açıldı, çevresindeki kalabalık, gösterdiği hüneri seyre koyuldu. Çoğu kişi Mussolini’nin geldiğini sandı. Ama kuru gürültüye kulak asmayan iki İngiliz, ellerini ceplerine sokup arka kapıdan sıvıştılar. Stefan Jonsson da ortalıktan toz olmuştu. Bu yüzden kimse Pittigrilli’nin neler dediğini anlamıyordu.  Yardımı olur diye soğuk su ve birkaç kutu kibrit getirmişlerdi ona ama ikisinin de hiçbir yararı olmadı.

   O akşam İtalyan konsolosu yine geldi otele. Öncekinden daha ciddiydi bu kez. Mussolini’nin şerefiyle oynanmıştı İzlanda’da. İtalyan Faşizminin kutsal silahlarının gerekirse birkaç dakika içinde denizin dibine gömebileceği bu kahrolası ada ülkesinde, la gloria della patria ayaklar altına alınmıştı. İtalya’da hiç mi hiç tanınmayan, aşağının aşağısı bir piccolo, la grandissima eternissima patria della gloria ile oynamıştı. Bu konu yalnızca Dışişleri Bakanlığı’nın dikkatine arz olunmamalı, aynı zamanda öç alınması için son kertesine değin götürülmeliydi, Danimarka Kralı’nın tacı pahasına olsa bile.

   Başgarson, “teşekkür ederim” diyerek eğilirken, oteldeki birkaç İngilizin valizleriyle birlikte sıvıştıkları görüldü. İşte o zaman barış konferansı başladı. Genel Kurmay elbette Danimarka Kralı’nın tacından tahtından olacağı noktasına pek önem vermiyordu, ama olup bitenler yüzünden hükümetin Mussolini’den resmen özür dilemesi istendi. Bazı uzlaştırıcılar Mussolini’nin böyle bir özür dilemeyi yanlış anlayacağını ileri sürdüler.

   Derken Pittigrilli, hiç olmazsa otel yöneticisinin kendisinden özür dilemesini istedi. Uzun araştırmalardan sonra otel yöneticisinin, kentin dışında bir yerlerde çulluk avlamakta olduğu öğrenildi. Gel gelelim, adam kendisinin bu işe bulaştırılmamasını istiyordu; yardımcı çocuğu işe yerleştiren kendisi değil, başgarsondu. Stebbi’nin sorumluluğu, olsa olsa ona ait olabilirdi. O zaman Pittigrilli, yardımcı çocuğun derhal işten çıkarılmasını istedi. Başgarson, “teşekkür ederim” diyerek saygıyla eğildi.

   Stebbi o sırada evinde günün yorgunluğunu çıkarıyordu. Olup bitenlerin ne anlama geldiğinden hiç haberi yoktu. Bir yabancı, burnuna vurmuş, o da karşılık vermiş, yabancı dövüşü yitirmişti. Evet, o kör olasıca da üniformalıydı, doğru. Ne olmuş yani? Stebbi’nin de üniforması vardı. O adam dövüşü yitirse bile, onun kendisine kin besleyeceğini düşünemiyordu. Stebbi de çok dövüş yitirmişti ama karşılaştığı kişilere hiç kin beslememişti. İnsanlar dövüşürken birinin yitirip ötekinin kazanması pek doğaldır. Eninde sonunda olacağı budur. Hayır, önemli hiçbir şey olmamıştı. Olup bitenleri daha o akşam unutmuştu Stebbi.

   Ertesi sabah hava çok güzeldi. Üniformalı faşistler uçaklarına atladıkları gibi gittiler ve bir daha İzlanda’ya dönmediler. Stefan Jonsson sabahleyin otele çalışmaya gitti, üniformasını giyip kepini başına geçirdi; otelde her şey alışık olduğu gibiydi. Sanki hiçbir şey olmamıştı. Birisi ona dün İtalyan Hava Kuvvetleri’nin Reykjavik’te püskürtülmüş olduğunu söylese hiç anlamayacaktı. Ama bildiği bir şey vardı; otelin büfesindeki kızdan, Gunna’dan hiç hoşlanmıyordu. Aptal kız, altın düğmeleri, altın yaldızlı kepi olan bir delikanlıyı nasıl pohpohlayacağını bilmiyordu. Ona Saman Stebbi demek fırsatını hiç kaçırmıyor, yanından ne zaman geçecek olsa, içinde “çiğnedi samanı Saman Stebbi” ifadesi geçen o delibozuk şiiri söylemekten kendini alamıyordu.     
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
İDARİ SORUMLU

   Kayıt: 02 Ekm 2006
   Mesajlar: 1345
.
DÜNYANIN EN GÜZEL ÖYKÜLERİ V
--------------------------------------------
Bir Düş müydü? - Guy de Maupassant





   GİRİŞ

    Maupassant, ismini öykü sanatındaki başlıca tarzlardan birine verecek kadar etki etmiştir sanatımıza. Çehov ya da Maupassant tarzı hikayecilik ifadelerini duymayan pek az edebiyat tutkunu vardır.  

    Poe, Kuzgun (The Raven) üzerine kaleme aldığı bir incelemesinde, aşktan ve ölümden daha etkileyici, daha sarsıcı, daha derin bir insani olgu olmadığını söyler. Yeryüzünde, insanı aşk ve ölüm kadar sarsan başka bir şey var mıdır? Biri her şeydir, öteki hiçbir şey ve bu ikisi arasındakinden daha derin, daha etkili bir tenakuz tasavvur edilemez.

    Evrendeki her şey, kendi doğasının nihai ereğine erişmek yolunda tabii bir eğilim duyar. Aşk ne denli tutkulu ve ölüm ne denli dehşetli verilirse, bu iki olgunun doğaları o denli yetkince ortaya konmuş olur. Tutkuyu alır, dehşetle sıkı biçimde tokuşturursanız ortaya çıkan tantana okurunuzu bir duygu selinde boğmaya yetecektir. Aşkın tabiatında çılgınca bir sevgi, ışıltılı bir varoluş duygusu, bir tamlık, bütünlük vardır. İnsan bütün bir evrenle kucaklaşmıştır, Schiller’in ifadesiyle yeryüzünün bereketli memelerinden doğasına en yaraşır gıdalarla beslenmekte, palazlanmaktadır.

    Sonra birden ölüm o dehşetli yüzünü gösterir. Mutluluğumuzun beyhude bir hayal olduğu anlaşılır, kesafeti insani varoluşumuzu kat be kat aşan derin bir hüznün kollarına düşülür, ağlayışlar, inleyişler arasında varlığımız lime lime dağılır. Aşkın pembe mavi göklerini kara kızıl alazlar kuşatır. Sevgilinin ölümü, trajedimizin pınar başıdır. Bu temayı işleyen pek az becerikli yazar hüsrana uğramıştır. Ama Maupassant’ın başarısı, bu muhteşem tenakuza bir başka büyük olguyu, aldanışı katarak bütün öngörüleri – ve hatta Poe’ninkini dahi- aşan bir ışıltı sergiliyor. Bunca kısalığına rağmen insanı bu denli sarsması bundan olsa gerek.

    İnsanın trajik durumu, iç dünyasıyla dışarısı arasındaki derin yarığın farkına vardığı an başlar. Yunanlılar, insanlara türlü oyunlar oynayan, eziyetler eden kör kaderden, kurnaz tanrılardan söz etmeyi pek severlerdi. Sophokles’in Oidipus’u her şeyi bilir bir adamdır ama trajedisi bilgisizliğinden kaynaklanmış, bilmeden öz babasını öldürmüş, öz anasıyla evlenmiştir.
..
    Aşağıdaki öykü, trajedimizin bir indeksini sunuyor. Bu kısa öyküde, bir sanat eserini başarılı kılan şeylerin pek çoğunu bir arada göreceksiniz. Onu, temiz ve lezzetli bir Türkçe ile dilimize armağan eden Ayşe Gorbon’a şükranlarımı sunuyorum.


....BİR DÜŞ MÜYDÜ?- Guy de Maupassant

    Onu delice sevmiştim!

    İnsan neden sever? İnsan neden sever? Ne tuhaf insanın dünyada sadece tek varlığı görmesi, zihninde sadece tek bir düşünce, kalbinde tek bir tutku ve dudaklarında tek bir isim olması. Sürekli olarak üste çıkan, bir pınardaki su gibi ruhun derinliklerinden dudaklara yükselen bir isim, insanın durmadan tekrarladığı, aralıksız, her yerde, bir dua gibi fısıldadığı bir isim.

    Size hikayemizi anlatacağım, çünkü sevdanın her zaman aynı olan bir hikayesi vardır. Onunla karşılaştım ve onun yumuşaklığıyla, okşamalarıyla, kollarının arasında, onun sözleriyle yaşamaya başladım; ondan gelen her şeyle öylesine sarılıp sarmalanmış, bağlanmış ve soğnulmuştum ki artık yaşlı dünyamızda gece mi gündüz mü olduğuna, ya da canlı veya ölü olup olmadığıma aldırmıyordum.

    Sonra öldü. Nasıl mı? Bilmiyorum; artık hiçbir şey bilmiyorum. Ama bir akşam eve sırılsıklam geldi, çünkü şiddetli bir yağmur yağıyordu ve ertesi gün öksürmeye başladı, bir hafta sonra yatağa düştü. Ne olduğunu şimdi hatırlamıyorum, ama doktorlar geldi; yazdılar ve gittiler. İlaçlar alındı ve bir takım kadınlar bunları ona içirdi. Elleri ateşliydi, alnı yanıyordu, gözleri parlak ve üzgündü. Onunla konuştuğumda bana yanıt verdi, ama ne dediğini hatırlamıyorum. Her şeyi unuttum, her şeyi, her şeyi! Öldü o,  öldü ve ben onun ince, zayıf iç çekişini çok iyi hatırlıyorum. Hemşire; “Ah! dedi ve anladım, anladım.

    Artık hiçbir şey bilmiyordum, hiçbir şey. “Eşiniz mi?” diyen bir papaz gördüm ve bana sanki onu aşağılıyormuş gibi geldi. Öldüğü için artık hiç kimsenin bunu söylemeye hakkı yoktu ve papazı geri çevirdim. Çok nazik ve şefkatli bir başkası geldi ve benimle onun hakkında konuştuğunda gözyaşlarına boğuldum.

    Cenaze hakkında bana danıştılar, ama dediklerinin hiçbirini hatırlamıyorum, tabutu ve onu tabutun içine çivilerlerken çekicin sesini anımsadığım halde.

    Gömüldü! Gömüldü! O! O bir çukura! Birileri geldi… kadın arkadaşlar. Bir bahane uydurup kaçtım. Koştum, sokaklarda yürüdüm, eve gittim ve ertesi gün bir yolculuğa çıktım.

    Dün Paris’e döndüm ve odamı yeniden gördüğümde –odamızı, yatağımızı, mobilyalarımızı, ölümden sonra bir insanın yaşamından geriye kalan ne varsa her şeyi- öylesine vahşi bir keder saldırısına uğradım ki, pencereyi açıp kendimi sokağa fırlatasım geldi. Bu eşyalar arasında, onu içine almış ve korumuş olan, fark edilemez çatlaklar arasında onun, derisinin ve nefesinin binlerce atomunu bulunduran duvarlar arasında daha fazla duramazdım. Dışarı çıkmak için şapkamı aldım ve tam kapıya yaklaşırken, her gün dışarı çıkarken kendine baştan aşağı bakabilmek, ufak çizmelerinden bonesine kadar, tuvaletinin iyi görünüp görünmediğini, yerinde ve güzel olup olmadığını görmek için oraya koyduğu büyük aynanın önünden geçtim.

    O kadar sık yansıdığı aynanın hemen önünde durdum … o kadar sık, o kadar sık ki, onun yansıması içine işlemiş olmalıydı. Gözlerim onu tamamen içeren ve onu benim kadar, benim tutkulu bakışlarım kadar sahiplenen aynaya –o düz, derin, boş cama- takılmış halde, titreyerek duruyordu. Sanki o aynaya aşık gibi hissettim kendimi. Dokundum, soğuktu. Ah, hatıralar! Keder verici ayna, yanan ayna… insanların böyle işkence çekmesine neden olduğu için korkunç ayna! Ne mutlu kalbi içindeki her şeyi unutan, ondan önce geçen her şeyi, orada kendine bakmış veya muhabbetinde, sevdasında yansımış her şeyi unutmuş olan kişiye. Nasıl da acı çekiyorum!

    Bunu bilmeden, bunu istemeden çıktım ve mezarlığa gittim. Onun sade mezarını buldum, üzerinde şu sözler yazılı beyaz bir mermer haç:

    Sevdi, sevildi ve öldü.

    Orada, aşağıda, çürümüş! Ne korkunç! Alnımı toprağa yaslayıp ağladım ve orada uzun bir süre durdum, uzun bir süre. Sonra havanın karardığını gördüm ve tuhaf, delice bir istek, ümitsiz bir aşığın isteği kavradı beni. Geceyi, son geceyi, mezarının üzerinde ağlayarak geçirmek istedim. Ama görülür ve çıkartılırdım. Nasıl ayarlayacaktım? Kurnazlaştım ve o ölüler kentinde dolaşmaya başladım. Yürüdüm de yürüdüm. Ne kadar da küçük bu kent, diğeriyle, içinde yaşadığımız şehirle karşılaştırıldığında. Yine de ölüler sayıca yaşayanlardan ne kadar fazla. Aynı zamanda gün ışığını gören, pınarlardan su ve bağlardan şarap içen, ovalardan ekmek yiyen dört kuşak için yüksek evlere, geniş caddelere ve daha fazla yere ihtiyacımız var.

    Ama ölülerin bütün kuşakları için, bize kadar inmiş olan o insanlık merdiveni için, neredeyse hiçbir şeye gerek yok, neredeyse hiçbir şeye! Toprak onları alır ve unutuluş onları yok eder. Elveda!

    Aniden mezarlığın sonunda, en eski kısmında uzun zamandır ölü olanların toprakla karıştığı, haçların kendilerinin çürümüş olduğu, muhtemelen yarın yeni gelenlerin konacağı kısımda olduğumu anladım. Bakımsız güller, güçlü ve siyah selvilerle doluydu. İnsan etiyle beslenen, umutsuz ve güzel bir bahçe.

    Yalnızdım, yapayalnız. Böylece yeşil bir ağacın altına çömeldim ve kendimi kalın ve koyu renkli dalların arasında tamamen gizledim. Gemisi batmış birinin bir kalasa tutunması gibi, bir ağaç gövdesine sarılarak bekledim.

    Hava bir hayli karardığında sığınağımı terk ettim ve o ölü insanlarla dolu toprakta yumuşak, yavaş ve sessizce yürüdüm. Uzun bir süre etrafta dolandım, ama onun mezarını yeniden bulamadım. Kollarımı uzatıp, ellerim, ayaklarım, dizlerim, göğsüm ve hatta başımla mezarlara çarparak, onunkini bulamadan ilerledim. Yolunu arayan kör bir adam gibi el yordamıyla yürüdüm; taşlara, haçlara, demir çitlere, madeni çelenklere ve solmuş çiçek demetlerine dokundum! İsimleri, parmaklarımı harflerin üzerinde gezdirerek okudum. Ne gece! Ne gece! Onu yeniden bulamıyordum.

    Ay yoktu. Ne gece! İki mezar arasındaki o dar yollarda dehşet verici şekilde ürkmüştüm. Mezarlar! Mezarlar! Mezarlar! Sadece mezarlar! Sağımda, solumda, önümde, çevremde, her yerde mezar vardı. Birinin üzerine oturdum, çünkü daha fazla yürüyemeyecektim; dizlerime öylesine güçsüzdü. Kalbimin atışını duyabiliyordum… ve başka bir şey daha duydum. Ne? Şaşırtıcı, isimsiz bir ses. Zifiri gecede mi, yoksa giz dolu toprakta, insan cesetleriyle tohumlanmış toprakta mıydı? Etrafıma bakındım, ama orada ne kadar kaldığımı söyleyemem; dehşet, soğuk ve korkuyla donup kalmıştım, bağırmaya hazır, ölmeye hazır bir şekilde.

    Üzerinde oturduğum mermer parçası kıpırdıyormuş gibi geldi bana. Kesinlikle kıpırdıyordu, yukarı kaldırılıyordu sanki. Yandaki mezarın üzerine sıçradım ve gördüm, evet, kesinlikle daha demin terk ettiğim taşın yukarı kalktığını gördüm. Sonra ölü ortaya çıktı, çıplak bir iskelet, eğik sırtıyla taşı yukarı itiyordu. Hava zifiri karanlık olduğu halde onu oldukça net gördüm. Hacın üzerinde şöyle yazıyordu;

    Burada elli bir yaşında ölen Jacques Olivant yatmaktadır. Ailesini severdi, nazik ve saygıdeğerdi ve Tanrı’nın lütfuyla öldü.

    Ölü adam da mezar taşına yazılmış olanları okudu; sonra yoldan bir taş aldı, küçük, sivri bir taş ve harfleri dikkatle kazımaya başladı. Bunları yavaşça yok etti ve gözlerindeki boşluklarla kazınmış oldukları yere baktı. Sonra, bir zamanlar işaret parmağı olan kemiğin ucuyla, oğlanların fosforlu bir kibritin ucuyla duvarlara çizdikleri satırlar gibi parlayan harflerle şunları yazdı;

   Burada elli bir yaşında ölen Jacques Olivant istirahat etmektedir. Zalimliğiyle babasının ölümünü çabuklaştırdı, çünkü mirasına konmak istiyordu, karısına işkence etti, çocuklarına acı çektirdi, komşularını aldattı, soyabildiği herkesi soydu ve sefil bir şekilde öldü.

   Ölü adam yazmayı bitirince, yaptıklarına bakarak kıpırdamadan durdu. Arkama dönünce bütün mezarların açılmış, içlerinden ölü bedenlerin çıkmış olduğunu ve hepsinin mezar taşlarına akrabaları tarafından yazılmış satırları yok ederek, bunların yerine gerçekleri yazdığını gördüm. Hepsinin komşularına acı çektiren, kötü niyetli, namussuz, iki yüzlü, yalancı, çapkın, belalı, kıskanç insanlar olduklarını, çalmış, dolandırmış, her türlü onur kırıcı, her türlü iğrenç hareketi yapmış olduklarını gördüm. O iyi babaların, o sadık eşlerin, o fedakar oğulların,o iffetli kızların, o dürüst tüccarların, ulaşılamaz denilen o erkek ve kadınların hepsi aynı anda, ebedi ikametgahlarının sınırında, yaşarken herkesin haberdar olduğu veya habersizmiş gibi gözüktüğü gerçeği, korkunç ve kutsal gerçeği yazıyorlardı.

    Onun da mezar taşına bir şeyler yazmış olması gerektiğini düşündüm; artık hiç korku duymadan, yarı açık tabutlar arasında, cesetler ve iskeletler arasında koşarak, hemen bulacağımdan emin şekilde, ona doğru gittim. Hemen tanıdım onu, sarılmış kumaşla kaplı yüzünü görmeden de; ve kısa bir süre önce; sevdi, sevildi ve öldü elimelerini okuduğum mezar taşında, şimdi şunları gördüm;

    Sevgilisini aldatmak için bir gün yağmurda dışarı çıktığında üşüttü ve öldü.

    Görünüşe göre beni, sabahleyin, mezarın üzerinde baygın yatarken bulmuşlar.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
İDARİ SORUMLU

   Kayıt: 02 Ekm 2006
   Mesajlar: 1345
.
DÜNYANIN EN GÜZEL ÖYKÜLERİ VI
------------------------------------------
İşaret Memuru – Charles Dickens



Fantastik Edebiyat Resim


...GİRİŞ

     Barry Norman, David Lean’in sinema şaheseri Arabistan’lı Lawrence için “başrol oyuncusu çöldür” der. “Mekan”, bütün sanat yapıtlarının, özellikle öykü ve roman sanatının mihenklerinden biridir ve bu kavramın sırrına vâkıf olan bir yazar, kalem ustalığına erişmek yolunda en güçlü kalelerden birini düşürmüş olur. Benden, örneğin gotik edebiyatı tanımlamam istense birkaç sıra dışı olay, birkaç sıra dışı insan ve MEKAN derim, bu sonuncusunu da en başa koyarım.  Lovecraft okurları bilirler, büyük ustanın birçok eserinde mekandan başka bir şey anlatılmaz.

     Mekanın bütün esere damgasını vurduğu birçok büyük şaheserler vardır. Vaktiyle Andre Gide’in Isabelle’ini okuduğumda böylesine gerçekçi bir öykünün bende nasıl olup da keskin fantastik duygular uyandırabildiğini kendime sormuş, sonunda bu olağanüstü öykünün baş kişisinin, olayların geçtiği evden başkası olmadığını ve eserin bütün esrarının söz konusu evden kaynaklandığını teşhis etmiştim.

     Kafka’nın Şato’su da bir mekan eseridir. Bu zorlu romanı birçok kereler okuduğum halde, dokusuna bir türlü nüfuz edememiştim. Sonunda bir inceleme yazısında Şato romanına konu edilen mekanın, çiğnenip duran bir sakız gibi sürekli yüzey değiştirdiğini okuduğumda, bu can alıcı bilgi romanın bendeki algısına büyük katkılarda bulundu.  

     Bu kısa listeye Poe’nin “Usher Evinin Çöküşü” ve Borges’in “Babil Kitaplığı” isimli eserlerini ve Dickens’in, aşağıda size sunmakla iftihar ettiğim “İşaret Memuru” isimli öyküsünü de katın.

     Dickens insanoğlunun yetiştirdiği en büyük romancılardan biridir. Dostoyevski, Tolstoy ve Hugo gibi dev isimlerin yanı başında durur ama ne birincisinin melankolisini ve hastalıklılığını, ne ikincisinin vaazvâri üslubunu ne de üçüncüsünün hamasetini taşır. Upuzun romanlarında insan dediğimiz varlığın en canlı, tabii ve neşeli örneklerinden düzinelercesi akıp gider.    

     Yine de Dickens’in hiçbir eseri beni “İşaret Memuru” isimli öyküsü kadar sarsmamıştır. Bunun başlıca sebeplerinden biri, eserde “mekan” denen sırlı mefhumun etkili biçimde kullanılıyor olmasıdır. Bu öykü üzerine çokça düşündüm ve sonunda öykünün geçtiği mekanın, içerdiği olağanüstü hadiseleri meşrulaştırdığını şaşırarak gördüm.
.   .
    Ama mekanın bu öyküdeki etkisini idrak edebilmek için, başarılı bir edebiyat eserinde bulunması gereken bir diğer önemli unsuru; zaman unsurunu da işin içine katmak gerekiyor. Zaman ve mekan, İşaret Memuru’nun iki baş kahramanıdır. Öyküyü layık olduğu titizlikle okuyup değerlendiren her arkadaşım bana bu konuda hak verecektir.

     Yine de İşaret Memuru'nun olay örgüsü öylesine kuvvetli ki, mekan ve zaman konusunda elde ettiği başarıyı dahi gölgede bırakıyor. Öyküyü okuduğumda hissettiğim ilk şey dehşet duygusuydu; tüylerimi diken diken etti, zihnimi uzun süre oyaladı ve bendeki fantastik edebiyat bilincine köklü katkılarda bulundu. Şimdi dönüp düşündüğümde, Dickens’in başarılı bir fantastik öyküde bulunması gereken birçok unsuru ustalıkla kullandığını görüyorum; kendisi bir fantastik edebiyat yazarı olmadığı halde. Öyküyü dilimize kazandıran Ülkü Demirtepe’ye şükranlarımı sunuyorum.     


....İŞARET MEMURU – Charles Dickens

    - Merhaba aşağıdaki!

    Adam kendisine seslenildiğini duyduğunda, elindeki kısa sopaya sarılı bir işaret flamasıyla kulübesinin önünde duruyordu. Bulunduğu yerin doğal yapısı göz önüne alınacak olursa; insan, sesin geldiği yön konusunda adamın kuşku duymasının mümkün olmayacağını düşünürdü; ama başının hemen üstünde, benim durduğum dik yarın tepesine bakmak yerine, tam aksi yöne dönüp tren hattına baktı. Davranış biçiminde olağandışı bir şey vardı ama ben tüm çabama rağmen ne olduğunu ifade edemeyeceğim. Bedeni derin çukurda gölgede kaldığı ve olduğundan küçük göründüğü, bense tam yukarısında, onu henüz görmeden kızıl günbatımı parıltısına gömüldüğüm ve elimi gözlerime siper etmek zorunda kaldığım dik yarın tepesinde durduğum için, davranışının dikkatimi çekecek kadar olağandışı olduğunu biliyorum.

     - Merhaba aşağıdaki!

    Tren hattına bakıyorken tekrar dönüp gözlerini yukarı kaldırınca, tam tepesinde beni gördü.

     -Sizinle konuşmak için aşağıya inebileceğim bir yol var mı?

    Cevap vermeden yukarıya, bana baktı. Beyhude sorumu hemen tekrarlayarak ona baskı yapmak istemediğim için, ben de yukarıdan ona baktım. Tam o sırada toprakta ve havada belli belirsiz bir sarsıntı oldu. Sonra da, sanki zorla aşağıya çekiliyormuşum hissiyle beni geriye sıçrata güçlü bir sarsıntıya ve hızla üzerime doğru gelen bir harekete dönüştü. Hızlı trenin bulunduğum yere kadar yükselen buharı, önümüzden geçip kır panoramasında dalgalanarak gittikten sonra aşağıya baktığımda, tren geçerken salladığı flamayı sopasına sararken gördüm.
.
    Sorumu tekrarladım. O sırada kımıldamadan bana bakıyor gibiydi; küçük bir duraksamadan sonra işaret flamasının sarılı olduğu sopayla, durduğum yere iki üç metre uzaklıktaki bir noktayı işaret etti. Ona seslendim; “Tamam!” Sonra çabuk çabuk o yöne doğru ilerledim. Orada çevremi kolaçan edince, tepenin dik yamacı yarılarak yapılmış, engebeli, yılankavi bir biçimde aşağıya inen bir patika buldum ve onu izledim.
Bu daracık patika çok derine iniyordu ve olağanüstü sarptı. Kaynağın bulunduğu kayalıklara oyulan yol, aşağıya doğru indikçe daha da ıslaklaşıyor ve balçıklaşıyordu. Patikayı işaret eden adamın garip bir isteksizliğini ya da zorlandığı havasını aklıma getirecek zamanı tanıdığından, yolun kâfi derecede uzun olduğunu anladım.

    Zikzaklar çizen patikadan, tekrar görebileceğim seviyeye indiğimde, adamı ortaya çıkmamı bekleyen bir tavırla, trenin az önce geçmiş olduğu rayların arasında dururken buldum. Sol eli çenesine dayalıydı ve sağ eli de sol dirseğini destekliyordu. Davranışında öyle bir bekleyiş ve dikkat vardı ki, şaşırarak bir an durdum.  

    Yeniden aşağıya doğru yürümeye başladım ve tren hattı seviyesine ininceye kadar adımlarımı iyice hızlandırdım. Daha da yaklaşınca, onun, oldukça kalın kaşları ve siyah sakalları olan soluk benizli bir adam olduğunu gördüm. Görev noktası şu ana kadar hiç görmediğim kadar ücra ve kasvetli bir yerdeydi. Dört bir tarafı, bir parça gökyüzü dışında bir şeyin görünmesine izin vermeyen, eğri büğrü taşlardan örülü, üzerinden sular damlayan ıslak bir duvarla çevriliydi; bir yöndeki perspektif, bu koca hapishanenin çarpık çurpuk uzantısıydı; öteki yöndeki daha kısa perspektif ise, siyah tünelin daha da kasvetli ağzında kasvetli bir kırmızı ışıkla son buluyordu. Muazzam büyüklükteki yapıda haşin, bunaltıcı ve ürkütücü bir hava vardı. Bu yuvarlak ağızdan o kadar az güneş ışığı kendine girecek yol buluyordu ki, toprakta ölüm kokusu vardı; ve yaşadığım dünyayı terk etmişim gibi içimi ürperten buz gibi sert bir rüzgar, bir ucundan girip öteki ucundan çıkıyordu.

    O, hareket etmiyordu ama ben ona dokunacak kadar yaklaştım. O zaman bile gözlerini benimkilerden ayırmaksızın bir adım geriledi ve elini kaldırdı.

    "Burası çok ıssız bir görev yeri" dedim, "ve yukarıdan bakarken çok dikkatimi çekti. Nadiren bir ziyaretçi uğruyordur herhalde; arzu edilmeyen bir seyreklikte değildir umarım."
O benim şahsımda, tüm yaşamı boyunca dar sınırlar içinde kapatılıp sonunda serbest kalarak bu büyük işlere karşı merakı yeni uyanmış bir adam gördü sadece. Bense zaten böyle görünmeyi amaçlayarak onunla konuşuyordum; ancak kullandığım sözcüklerden emin olmaktan uzağım; çünkü bir konuşma açmaktan mutlu olmamam bir yana, adamda cesaretimi kıran bir şey de vardı.
     
    Tünelin ağzına yakın olan kırmızı ışığa doğru çok tuhaf bir bakış yöneltti ve sanki bir şey kaçmış gibi orayı gözleriyle iyice kolaçan ettikten sonra bana baktı. O ışık görevinin bir parçası mıydı, değil miydi? Alçak bir sesle cevap verdi; “Benim görevim olduğunu bilmiyor musunuz?”
.
    Sabit bakışlarına ve kasvetli yüzüne göz atınca, aklıma onun bir insan değil, bir hayalet olduğuna dair uçuk bir düşünce geldi. Aklında bulaşıcı bir hastalık düşüncesi olabilir miydi, diye o zamandan beri akıl yürütüyorum.

    Bu kez geri adım atan bendim. Fakat bu hareketi yapmamla, gözlerinde bana karşı gizli bir korkunun varlığını sezmem bir oldu. Uçuk düşüncemi bir bozguna uğrattı.
.
   - Bana bakıyorsunuz, dedim kendimi gülümsemeye zorlayarak, sanki benden korkuyor gibisiniz.
.
    -Kuşkularım var, diye cevapladı, daha önce sizi görüp görmediğime dair.
.
    -Nerede?
.
    Daha önce bakmış olduğu kırmızı ışığı işaret etti.

    -Orada mı? dedim.

    Beni dikkatle izlerken, sorumun karşılığını verdi; “evet”

    - Aziz dostum, ben orada ne yapayım? Ne derseniz deyin, ben orada asla bulunmadım, buna yemin edebilir misiniz?

    -Sanıyorum yemin edebilirim, diye yanıtladı, evet, edebileceğimden eminim.

    Tavrı netleşti, tıpkı benimki gibi. Sözlerimi hazırlanmış ve iyi seçilmiş sözcüklerle yanıtladı. Orada yapacak o kadar çok işi var mıydı? Evet, başka bir deyişle üzerinde yeterince sorumluluk vardı, ama ondan talep edilen dakiklik ve dikkatti, bedenen yaptığı iş hemen hemen hiçe yakındı. Sinyal ışıklarını değiştirmek, ayarlarını yapmak, ara sıra şu demir kolu çevirmek; bedeniyle yapmak zorunda olduğu işlerin hepsi bundan ibaretti. Bana fazlaca önemli gibi gelen uzun ve yalnız saatlerle ilgili olarak da, sadece hayat düzeninin kendisini böyle biçimlendirdiğini ve buna alışmış olduğunu söyleyebilirdi. Bu çukurda kendi kendine bir dil öğrenmişti; tabii bu dili sadece teoride bilmeye ve o dilin telaffuzuna ilişkin fikirlerini kabaca biçimlendirmiş olmaya, o dili öğrenmek denirse. Aynı zamanda bayağı kesir ve ondalık kesirlerle de uğraşmıştı. Biraz da cebir denemişti; ama hem şimdi hem de çocukluğunda, rakamlarla arası pek iyi değildi.
.
    Görev başındayken her zaman bu rutubetli hava koridorunda kalması gerekli miydi ve o yüksek taş duvarların arasından güneş ışığına hiç çıkamaz mıydı? Eh, bu zamana ve şartlara bağlıydı. Bazı durumlarda tren hattına öbür şartlardan daha az bağlı olurdu ve aynısı gece ile gündüzün belli saatleri için de geçerliydi. Hava açıkken bu çukurdaki gölgelik yerden çıkmak için fırsat kollardı; ama elektrikli zille çağrılması her zaman ihtimal dahilinde olduğu ve böyle zamanlarda zili iki misli endişeyle dinlediği için, işinin başından ayrılması benim tahmin ettiğimden daha seyrek olurdu.
.
     Yanan bir ateşle, bazı kayıtlar yaptığı resmi bir defterin durduğu masa, pusula iğnesi ve anahtarlarıyla bir telgraf aleti ve bahsettiği küçük zilin yer aldığı kulübeye götürdü beni. Onun iyi eğitimli ve (inşallah gücendirmeden söyleyebilirim) belki de bu istasyona göre fazla eğitimli olduğuna ilişkin fikrimi affına sığınarak söylediğimde o, büyük insan kitleleri arasında bu şekilde önemsiz aykırılık örneklerinin ender de olsa bulunacağını öne sürdü; darülacezelerde, polis teşkilatında böyle olduğunu duymuştu; hatta umutsuzluğun o son dayanağı orduda bile; ve herhangi bir büyük tren yolu personeli arasında. Gençliğinde (şu kulübede otururken ben buna inanabilsem bile, kendisi buna hemen hiç inanmıyordu) üniversitede doğa felsefesi derslerine devam etmiş; ama aklına estiği gibi davranıp önüne çıkan fırsatları kötü kullanmış, çökmüş ve bir daha hiç ayağa kalkamamış. Bununla ilgili hiçbir şikayeti yoktu. Yatağını kendisi yapmış ve üzerine uzanmıştı; başka bir yatak hazırlamak için artık çok geçti.
.
    Sakin bir tavırla ve benim ile ateş arasında gidip gelen vakur karanlık bakışlarıyla söylediklerinin hepsini burada özetledim. Ağzından zaman zaman “efendim” sözcüğü dökülüyordu, özellikle de gençliğine gönderme yaparken, sanki onu bulduğumdan başka hiçbir şey olmayı hak etmemiş olduğunu anlamamı rica edercesine. Konuşması birkaç kez küçük zille kesildi. Mesajları okuması ve cevaplarını göndermesi gerekti. Bir kez de açık kapının önünde durup tren geçerken işaret flamasını göstermesi ve makinistle birkaç kelime konuşması gerekti. Görevini yerine getirirken onun fevkalade dikkatli ve mükemmel olduğunu, yapması gereken şey bitinceye kadar, sözünü kelimenin ortasında kesip sessiz kaldığını gözlemledim.
.
    Tek kelimeyle, bu adamın böyle bir görevde istihdam edilecek insanların en güvenilirlerinden biri olduğu hükmünü vermeliydim, ama beni engelleyen, konuştuğu sırada benzi sarararak iki kez konuşmasını kesip o sırada ÇALMAYAN küçük zile yüzünü çevirmesi ve kulübenin (dışarının sağlıksız rutubetli havası içeriye girmesin diye sürekli kapalı tutulan) kapısını açarak tünelin ağzına yakın kırmızı ışığa doğru bakmış olmasıydı. Her iki seferde de, daha önce bahsetmiş olduğum, ancak tanımlayamadığım nedeni belirsiz o tuhaf havayla birbirimizden iyice uzaklaşmışken ateşine yanına geri dönmüştü.

    Ondan ayrılmak için kalkarken dedim ki, “Bana halinden memnun bir insanla tanıştığımı düşündürüyorsunuz neredeyse.” Onun daha fazla konuşmasını teşvik etmek için böyle söylediğimi itiraf etmek zorundayım.

    - Sanırım bir zamanlar öyleydim, diye cevap verdi, ilk konuşmasındaki gibi alçak sesle, ama artık üzgünüm efendim, üzgünüm.

    Elinden gelseydi sözcükleri geri alacaktı. Ama bir kez ağzından çıkmışlardı ve ben de hemen yakalamıştım.

    - Neden dolayı? Neden üzgünsünüz?

    - Anlatmak zor efendim. Bundan bahsetmek çok çok zor. Eğer beni bir daha ziyarete gelecek olursanız, size anlatmayı denerim.

    - Sizi bir daha ziyarete gelmeyi bilhassa istiyorum. Söylesenize, ne zaman uygun olur?

    - Sabahleyin erkenden işi bırakıp yarın gece saat onda tekrar çalışmaya başlayacağım efendim.

    - Saat on birde gelirim.
.
    Teşekkür etti ve benimle birlikte dışarıya çıktı. “Yukarı giden patikayı buluncaya kadar” dedi, o garip, alçak sesiyle, “size beyaz ışığımla yol göstereceğim efendim. Yolu bulduğunuz zaman bana seslenmeyin! Yukarı varınca da seslenmeyin!” Davranış biçimi, mekanı birdenbire daha da soğuklaştırdı gibi geldi bana, ama “peki”den başka bir şey söylemedim.
.
    - Yarın gece aşağıya inerken de seslenmeyin! Size bir veda sorusu sormama izin verin lütfen. Bu gece size “merhaba aşağıdaki!” sözlerini söyleten neydi?

    - Tanrı biliyor ki, dedim, o anlama gelen bir şeyler söyledim

    - O anlama gelen bir şey değil efendim. Kelimeler tam olarak bunlardı. Bu kelimeleri çok iyi hatırlıyorum.

    - Tam bu kelimeler olduğunu kabul ediyorum. Bunları söylediğime şüphe yok, çünkü sizin aşağıda olduğunuzu görmüştüm.

    - Başka nedeni yok mu?

    - Başka nasıl bir nedeni olabilir ki?

    - Bu kelimelerin size fizikötesi bir şekilde iletilmiş olduğuna dair bir şey hissediyor musunuz?

     - Hayır.

    İyi geceler diledi ve ışığı kaldırıp tuttu. Patikayı buluncaya kadar hat boyunu takip ettim. Patikayı buldum. Yukarı tırmanmak inmekten daha kolaydı. Herhangi bir olağandışı olay olmadan kaldığım hana geri döndüm. Ertesi gece tam kararlaştırılan saatte, uzaktaki saatler on biri vururken, adımımı zikzak yolun ilk dönemecine atmış bulunuyordum. Adam, elinde beyaz ışığıyla aşağıda beni bekliyordu. “Size seslenmedim” dedim, yaklaştığımda. “Şimdi konuşabilir miyim?”,  “Elbette efendim, buyurun”, “O zaman iyi akşamlar, elinizi sıkayım.”,  “İyi akşamlar efendim.” Kulübesine doğru yan yana yürüdük, içeri girip kapıyı kapattık ve ateşin yanına oturduk.

    - Kararımı verdim efendim, diye başladı söze, oturur oturmaz öne doğru eğilerek. Fısıltının biraz üzerinde bir ses tonuyla konuşuyordu, beni üzen şeyin ne olduğunu bana ikinci kez sormak zorunda kalmayacaksınız. Dün gece sizi başka birisine benzettim. Beni üzen bu.

    - Bu yanılgı mı?

    -Hayır. O başka kişi üzüyor beni.

    -Kim o?

    -Bilmiyorum.

    -Bana mı benziyor?

   -Bilmiyorum. Yüzünü hiç görmedim. Sol koluyla yüzünü kapatmıştı ve sağ kolunu sallıyordu, şiddetle sallıyordu. Böyle.
Gözlerimle hareketini takip ettim ve bu, “Tanrı aşkına, çekil yoldan!” anlamında, azami duygu ve şiddetle sallanan bir kolun hareketiydi.

    -Bir dolunay gecesinde, dedi adam, “merhaba aşağıdaki!” diye haykıran bir ses duyduğumda burada oturuyordum. Korkuyla yerimden fırlayıp şu kapıdan bakınca tünelin ağzındaki kırmızı ışığın yanında durmuş, şimdi size gösterdiğim gibi kolunu sallayan o kişiyi gördüm. Ses bağırmaktan kısılmış gibiydi ve haykırıyordu; “Dikkat et! Dikkat et!”, sonra yine; “merhaba aşağıdaki!” Lambamı kapattım ve ışığı kırmızıya çevirip; “Kötü bir şey mi var? Ne oldu? Nerede?” diye seslenerek o şekle doğru koştum. Figür, tünelin karanlık ağzının hemen dışında duruyordu. Ona o kadar yaklaştığım halde, hâlâ koluyla gözlerine kapatıyor olması beni hayrete düşürdü. Doğruca yanına koştum ve kolunu tutup çekmek için elimi uzatınca yok oldu.

    - Tünele mi girdi?

    - Hayır. Beş metre kadar tünelin içinde koştum. Sonra durup lambamı başımın üzerine kaldırınca, mesafe rakamlarını ve tavandın sızıp duvarlardan aşağıya akan suların lekelerini gördüm. Girmiş  olduğumdan daha da hızlı dışarı koştum çünkü bu yer bende ölümcül bir nefret duygusu uyandırıyordu. Kendi kırmızı ışığımla, kırmızı tehlike ışığının tüm çevresine baktım. Demir merdivenden kırmızı ışığın üzerindeki sahanlığa çıkıp indim ve koşarak buraya döndüm. Her iki yöne de telgraf çektim; “Bir alarm verildi. Kötü bir şey mi var?” Her iki yönden de yanıt geldi; “Her şey yolunda.”

    Omurgamı izleyen soğuk bir parmağın hafif dokunuşuna karşı koyarak, bu şekillerin nasıl bir göz aldatmacası olduğunu, gözün görme fonksiyonuna hizmet eden hassas sinirlerdeki hastalıktan kaynaklanan bu şekillerin hastaları nasıl sık sık rahatsız ettiğinin bilindiğini; bu hastalardan bazılarının, hastalığın doğasını anlayıp bunu kendi üzerlerindeki deneylerle kanıtlamış olduklarını ona anlattım. “Hayali çığlığa gelince” dedim, “böyle yavaş sesle konuşurken durup bu olağandışı vadideki rüzgarı ve onun telgraf tellerinde çıkardığı arpe benzer vahşi sesi bir an için dinleyin.”

    Bir süre oturup dinledikten sonra, bunları kabul ettiğini ve rüzgarla telgraf tellerini –burada o upuzun kış gecelerini öyle çok yaşamıştı ki, yalnız ve uyumadan- oldukça iyi biliyor olması gerektiğini söyledi, ama öte yandan bitirmemiş olduğu sözlerini tamamlamak için yalvardı. Beni bağışlamasını rica ettim. Koluma dokunarak şu sözleri ekledi usulca;

    - Bu belirtinin ortaya çıkışından sonraki altı saat içinde bu hatta, o unutulmaz kaza oldu. On saat içinde ölü ve yaralılar tünelin içinden geçirilerek o figürün durmuş olduğu yere getirildi.

    Nahoş bir ürperti baştan aşağı vücudumu dolaştı, ama ben buna karşı koymak için elimden geleni yaptım. Olağanüstü bir rastlantının, onun aklını etkileyecek kadar fazla hesaba katıldığının reddedilemeyeceğini söyledim. Ancak olağanüstü rastlantılar sık sık meydana gelirdi ve böyle bir konuyla ilgilenirken, bunların göz önüne alınması gerektiği tartışma götürmezdi. “Ama elbette itiraf etmeliyim ki”, diye ekledim, “öte yandan da sağduyulu insanlar, hayatla ilgili olağan hesapları yaparlarken rastlantılara pek fazla yer vermezler.” Bitirmemiş olduğu sözleri için yine yalvardı. Ben de sözünü kestiğim için yine affını rica ettim.

    - Bu, dedi, yine elini koluma koyup çukur gözleriyle omzunun üzerinden bir göz atarak, tam bir yıl önceydi. Aradan altı ya da yedi ay geçmiş, ben şaşkınlık ve şoktan ancak kurtulmuştum. Bir sabah gün ışıdığı sırada kapıda durmuş kırmızı ışığa doğru bakarken hayaleti yine gördüm.

    - Bağırıyor muydu?

    - Hayır. Sessizdi.

    - Kolunu sallıyor muydu?

    - Hayır. Işık direğine dayamıştı ve her iki eliyle yüzünü kapatmıştı. İşte böyle.

    Bir kez daha gözlerimle hareketini izledim. Ölüm kederini ifade eden bir hareketti. Böyle bir pozu mezarların üzerindeki taş figürlerde görmüştüm.  

    - Ona doğru gittiniz mi?

   - İçeri girip oturdum, kısmen kafamı toplamak, kısmen de bayılacak gibi olduğum için. Tekrar kapıya gittiğim zaman güneş tepede yükselmiş ve hayalet yok olmuştu.

   - Ama bunu takiben hiçbir şey olmadı değil mi? Arkasından hiçbir şey gelmedi, öyle değil mi?
.
    İşaret parmağıyla iki ya da üç kez, her seferinde dehşet içinde, başıyla da doğrulayarak koluma dokundu;

    - Tam o gün bir tren tünelden çıkarken yanımdaki vagonun penceresinde, karmaşa içinde eller ile kafalar görür gibi oldum ve bir şey el salladı. Makiniste tam geçiş işareti verdiğim sırada görmüştüm bunu. Stop! Makinist makineleri durdurup frene bastı ama tren sürüklenip buradan ancak yüz metre kadar ileride durdu. Arkasından koştum ve koşarken tren sesinin yanı sıra korkunç çığlık ve ağlamalar duydum. Kompartımanların birinde çok güzel genç bir hanım ansızın ölmüştü ve içeri getirilip sizinle aramızdaki tam bu döşemeye uzatıldı.
..
    Gösterdiği tahtalara bakarken sandalyemi gayrı ihtiyari geri çektim.

    - Doğru efendim, doğru. Size bunu tamamen, olduğu gibi anlatıyorum.

    Sonucu etkilemek üzere söyleyecek hiçbir şey bulamadım ve ağzım kupkuru oldu. Rüzgar ve telgraf telleri, hikayeyi uzun ve kederli bir inlemeyle sürdürdü. Bir süre sustuktan sonra yeniden konuşmaya başladı. “Şimdi efendim, bunu değerlendirin ve aklımın nasıl altüst olduğunu anlayın. Hayalet bir hafta önce geri geldi. O zamandan beri belli bir düzeni olmadan ara sıra yine görünüyor.

    - Işığın yanında mı?

    - Tehlike ışığının yanında.

    - Ne yapıyor?

    “Tanrı aşkına çekil yoldan!” sözleriyle ilgili daha önce göstermiş olduğu hareketleri olabildiğince şiddetli bir duygu yoğunluğu ve dehşetle tekrarladı. Sonra devam etti; “Onun yüzünden ne huzurum ne rahatım kaldı. Aşağıdaki, dikkat et, dikkat et diye büyük bir ıstırap ifadesiyle dakikalarca bana sesleniyor. Bana el sallayarak orada duruyor. Benim küçük zili çalıyor.” Bunu derhal yakaladım;

    - Dün akşam ben buradayken ziliniz çaldı, siz de kapıya gittiniz öyle mi?

    - İki kez.

    - Eh, görüyorsunuz, dedim, hayal gücünüzün sizi nasıl aldattığını. Gözlerim zildeydi ve kulaklarım da zilin sesine açıktı. Eğer ben yaşıyorsam, o belirttiğiniz zamanlarda zil ÇALMADI. Hayır, ne o zaman ne de başka zaman; istasyonların sizinle bağlantı kurduklarında gerçekleşenlerden başka, zil hiç çalmadı.
Başını hayır anlamına salladı. “Bununla ilgili şimdiye kadar hiç hata yapmadım efendim. Hayaletin ziliyle, gerçek olanı birbirine hiç karıştırmadım. Hayaletin çaldığı zilde, başka hiçbir şeyin çıkarmadığı acayip bir titreşim oluyor. Zilin titreşimlerinin gözle görüldüğünü iddia etmedim. Onu duymadığınıza da şaşırmıyorum. Ama ben duydum.”  

    - Peki siz dışarıya baktığınızda hayalet orada mıydı?

    - Oradaydı.

    - Her iki seferde de mi?

    - Her iki seferde de.

    - Benimle şu anda kapıya gelip ona bakar mısınız?

   Biraz isteksizmiş gibi alt dudağını ısırdı ama yerinden kalktı. Kapıyı açtım, o kapı aralığında, ben de basamakta durdum. İşte tehlike ışığı. İşte tünelin karanlık ağzı. İşte bu derin çukurun yüksek, ıslak taş duvarları. İşte bunların tepesindeki yıldızlar. “Onu görüyor musunuz?” diye sordum, dikkatle yüzüne bakarak. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi; ama aynı noktaya baktığımda şaşkınlığım daha fazlaydı, belki de.

    - Hayır, diye cevap verdi, orada değil.

    - Aynı fikirdeyim, dedim.

    Tekrar içeri girdik ve kapıyı kapatıp yerlerimize oturduk. Bu avantajdan nasıl daha iyi yararlanabileceğimi, tabii eğer buna avantaj denilebilirse, düşünüyordum ki, yeniden normal bir şekilde konuşmaya başladığında, aramızda gerçekle ilgili ciddi bir sorun olamayacağını düşünmekle kendimi çok zayıf bir konuma düşürmüş olduğumu hissettim. “Beni korkunç derecede üzen sorunun, hayalet ne istiyor sorusu olduğunu artık tamamen anlıyorsunuzdur efendim.” Tam olarak anladığımdan emin olmadığımı söyledim. “O, neye karşı uyarıda bulunuyor?” dedi. Derin düşüncelere dalmıştı ve sadece arada bi bana doğru çevirdiği gözleri ateşteydi; “Tehlike nedir? Tehlike nerededir? Tehlike tren hattında herhangi bir yerin üzerinde asılı duruyor. Kötü bir felaket olacak. Daha  öne olanlardan sonra üçüncü kez olacağına şüphe yok. Ancak hayaletin beni ziyaret etmesi kesinlikle acımasızca. Ne yapabilirim ki?” Mendilini çıkarıp alnındaki teri sildi; “Her iki yöne de telgraf çekecek olsam, buna bir kanıt gösteremem. Başım derde girecek ve bir faydası olmayacak. Deli olduğumu düşünecekler. Bu iş aynen şöyle cereyan edecek; mesaj: Tehlike var, dikkatli olun, cevap: Ne tehlikesi? Nerede?, mesaj: Bilmiyorum. Ama Tanrı aşkına dikkatli olun! Beni görevden alacakla. Başka ne yapabilirler ki?”  

    Aklının azap içinde yandığını görmek çok acıklıydı. Hayata dair anlaşılmaz bir sorumluluk duygusuyla, dayanamayacağı bir yükün altında kalan vicdan sahibi bir adamın zihinsel azabıydı bu.

    “Tehlike ışığının altında ilk durduğu zaman”, dedi siyah saçlarını arkaya atıp, yakıcı ıstırabının zirvesinde şakaklarını elleriyle defalarca ovuşturarak sözlerini sürdürdü, “bana neden kaza olacağını söylemiyor, eğer olacaksa? Bunun önüne nasıl geçilebileceğini bana neden söylemiyor, önüne geçilebilmesi mümkünse? İkinci gelişinde yüzünü saklamıştı. Neden bunun yerine bana, genç kız ölecek, onu evinden çıkarmasınlar demedi? Her iki seferde de uyarıların gerçek olduğunu bana göstermek ve şimdi de beni üçüncüsüne hazırlamak için geldiyse, beni neden açık seçik bir şekilde uyarmıyor? Ben! Tanrı yardımcım olsun, bu ıssız istasyonda zavallı, önemsiz bir işaret memuru! Neden harekete geçecek güce ve kendisine inanılacak itibara sahip birisine gitmiyor?”

    Onu bu durumda görünce, gerek halk güvenliği gerekse zavallı adamın iyiliği için şu anda yapmam gereken şeyin onu sakinleştirmek olduğunu anladım. Bu nedenle aramızdaki gerçek ya da gerçek dışılıkla ilgili sorunu bir kenara bırakarak, ona görevini tümüyle devralacak kişinin kim olursa olsun bunu iyi yapması gerektiğini ve aklını karıştıran bu belirtiyi kavrayamıyor olsa bile, hiç olmazsa görevini iyi bilmesinin kendisi için bir teselli kaynağı olacağını anlattım. Bu çabamla, onu inancından vazgeçirdim ve mantıklı düşünmesini sağladım. Sakinleşti, mesleğiyle ilgili gelip geçici görevler, gece ilerledikçe daha büyük dikkat ister oldu; ve ben gecenin ikisinde oradan ayrıldım. Bütün gece onunla kalabileceğimi söyledim ama kabul etmedi.

    Patikadan yukarı tırmanırken, dönüp kırmızı ışığa birkaç defa baktığımı, kırmızı ışığın hoşuma gitmediğini ve eğer yatağım onun altında olsaydı çok kötü bir uyku uyuyacağımı düşündüğümü saklamak için bir neden göremiyorum. Kaza ve ölü kıza ilişkin olayların birbiri ardına gelmesi de hoşuma gitmiyordu. Bunu saklamamakta da bir sakınca görmüyorum.

    Fakat zihnimdeki asıl şey, bu sırrın emanet edildiği kişi olduğum için nasıl hareket etmem gerektiği düşüncesiydi. Adamın akıllı, ihtiyatlı, özenli ve mükemmel olduğunu tespit etmiştim; ama daha ne kadar süre aklî durumu böyle kalabilirdi? Alt kademede olsa bile önemli bir sorumluluk taşıyordu ve örneğin ben, onun sağlıklı bir biçimde bu işin üstesinden gelmeyi sürdüreceği umuduyla hayatımı tehlikeye atmak ister miydim?  

    Kendisine dürüstçe açıklama yapmadan ve ona orta bir yol teklif etmeden önce, bana anlatmış olduklarını amirlerine bildirmemin haince bir şey olacağı duygusu galip geldi. Sonunda bu yörelerde varlığını öğrenebileceğimiz en güvenilir doktora gidip fikrini almak üzere ona refakat etmeyi teklif etme kararı aldım. Görev saatindeki değişim, bana verdiği bilgiye göre, yarın gece olacaktı. Güneşin doğuşundan bir ya da iki saat sonra işi bırakıp güneşin batışından hemen sonra yeniden işe başlayacaktı. Buraya tekrar gelmek için bu duruma uygun bir zaman tayin ettim.
.
    Ertesi akşam latif bir akşamdı ve bunun keyfini çıkarmak için erkenden yürüyüşe çıktım. Derin çukurun tepesine yakın tarlaların içindeki patikadan geçerken güneş henüz tam anlamıyla batmamıştı. Yürüyüşümü bir saat kadar uzatayım, dedim, yarım saat gidiş, yarım saat de dönüşten sonra, işaret memurunun kulübesine gitme zamanı gelmiş olacaktı.
.
    Gezintime başlamadan önce kenara doğru yürüyüp mekanik biçimde aşağı baktım; onu ilk kez görmüş olduğum noktadan. Tünel ağzının yakınlarında, sol koluyla gözlerini kapatmış, sağ kolunu şiddetle sallayan bir adamın görüntüsünü gördüğümde içimi saran heyecanı tarif edemem.

    İçimi daraltan tarifsiz dehşet duygusu bir anda geçti. Çünkü bu görüntünün gerçek bir adama ait olduğunu ve yakınındaki bir grup adama, işaret memurunun el kol hareketleri yinelediğini o anda görmüştüm. Tehlike ışığı artık yanmıyordu. Işığın direğine, tahta desteklerle ve branda beziyle yapılmış, benim için tümüyle yeni, küçük ve alçak bir kulübecik dayanmıştı. Bir yataktan daha büyük görünmüyordu.
.
    İçimde, kötü bir şey olduğuna dair karşı konulmaz bir duyguyla –ölümcül kötülüğün, adamı orada bırakmamdan kaynaklandığını, adamın yaptıklarını düzeltecek ve duruma hakim olacak birinin gönderilmemesine sebep olmaktan dolayı duyduğum suçluluğun ve korkunun beynimde şimşek gibi çakmasıyla- yılankavi patikayı elimden geldiği kadar hızla indim.

    - Ne oldu? diye sordum adamlara.

    - İşaret memuru bu sabah ölmüş efendim.

    - Şu kulübede kalan adam olmasın?

    - Ta kendisi efendim.

    - Benim tanıdığım adam mı?

    - Eğer onu tanıyorsanız teşhis edebilirsiniz.
.
    Adam ağırbaşlı bir şekilde şapkasını çıkarıp branda bezinin ucunu kaldırdı, “yüzü pek parçalanmamış” dedi.

    - Ah nasıl oldu bu, nasıl oldu? diye dönüp bir ona bir ötekine sordum.

    - Lokomotif biçmiş efendim. İngiltere’de hiç kimse bu işi ondan iyi bilemezdi. Fakat nasıl olduysa raydan çekilmemiş. Kaza tam gündüz vakti olmuş. İşaretçi ışığı çakmış ve lamba da elindeymiş. Lokomotif tünelden çıkarken sırtı dönükmüş ve lokomotif onu biçmiş. Makinist şu adam. Olayın nasıl olduğunu bize gösteriyordu. Göster beyefendiye Tom.
.
    Kaba, siyah giysili adam, daha önce durduğu tünelin ağzındaki yere tekrar gitti.

    - Tünelde dönemeci dönerken efendim, dedi, onu tıpkı dürbünün ucunda görüyormuşum gibi, tünelin ucunda gördüm. Sürati kontrol edecek zaman yoktu ve onun çok dikkatli olduğunu bilirdim. Üzerine doğru hızla giderken düdüğü aldırış etmiyor gibi gözüktüğü için frene asıldım ve gücümün yettiği kadar yüksek sesle ona bağırdım.

    - Ne dediniz?

    - Dedim ki, “Aşağıdaki! Dikkat et! Dikkat et! Tanrı aşkına yoldan çekil”
.
    İrkildim.
.
    - Ah efendim, çok korkunç bir andı. Ona bağırmayı hiç kesmedim. Görmemek için bu kolumla gözlerimi kapattım ve bu kolumu da sonuna kadar salladım; ama hiçbir faydası olmadı.
            
    Garip olaylardan birinin üzerinde, ötekinden fazla durarak bu hikayeyi uzatmadan bitirirken, şu üst üste gelen rastlantılara dikkatinizi çekmek isterim. Makinistin kaza anındaki uyarısı, sadece talihsiz işaretçinin bana tekrarladığı hayaletin sözlerini değil, aynı zamanda taklidini yaptığı hayaletin hareketleriyle ilgili – işaretçinin değil- benim söylediğim, tümüyle kendi zihnimin türettiği sözleri de içeriyordu.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
İDARİ SORUMLU

   Kayıt: 02 Ekm 2006
   Mesajlar: 1345
.
DÜNYANIN EN GÜZEL ÖYKÜLERİ VII
-------------------------------------------------------
Babil Kitaplığı – Jorge Luis Borges


Fantastik Edebiyat Resim


....GİRİŞ

     Kimi yazarlara hem ölesiye kızar, hem de onları delice bir tutkuyla severiz. Zirvelerine ermek için ömrümüzü heba etmeye razı olduğumuz sanatımızı bize sevdirenler onlardır. Ama o denli büyük işler yapmışlardır ki, yolumuza tuttukları ışık, bir gökkuşağınınkinden farksızdır; öylesine ışıltılı ve öylesine erişilmezdir.
.
     Borges, yüzyılımızın yetiştirdiği en büyük öykücülerden biridir. Öykü sanatını felsefeyle aşılamış ve sanatımızın salt duygu ve söyleyiş değil, aynı zamanda pür düşünce olduğunu kanıtlamıştır. Sırf kendisini mutlu etmek için yazdığı kimi çetrefil şiirlerini bir kenara bırakırsak öykü sanatına sonuna dek sadık kalmıştır. Borges’in hiçbir öyküsünü bir diğerine değişmem ama Babil Kitaplığı'nı daima ayrı bir yere koyarım.
..
   Benden Borges’in tarzını özetlemem istense; “devasa bir ansiklopediyi dokuz on cümleyle özetlemek” der ve “Babil Kitaplığı’nı bu tarzın şaheseri olarak sunardım. Borges, bütün bir düşünce tarihini on sayfalık cazip bir öyküye sığdırmayı başarmış ve bunu insanoğlunun inşa ettiği en sırlı binalardan birinin, Babil Kütüphanesinin uzak erim bir imgesiyle güçlü bir evren tasavvuruna dönüştürmüştür; statik değil fakat insanoğlunun onmaz merak duygusuyla çağlayıp duran dinamik bir evren tasavvuruna. Ama bu tasavvur Yunanca bir tasavvurdur; trajiktir. Belki bu tragedyanın kavranmasına yararı olur diye aktarıyorum; Borges Arjantin Ulusal Kütüphanesi'nin müdürlüğüne getirilip cennetine kavuştuğunda -ki, kitaplardan başkasını sevmedi- görme duyusunu yitirmiş bulunuyordu.
.
. . Öyküyü defalarca okudum ve her seferinde nasıl olup da önceki okumalarımda birçok kavrayış eksiklikleri sergilediğime hayıflandım. Öykü benimle beraber büyüdü, genişledi ve benimle beraber ölecek. . .

    Öykünün çevirisi, bilhassa ele alınmayı hak ediyor. Eski Türkçe’nin söyleyiş güzelliği daima vurucu biçimde ortadadır ve insanları kendisine celbetmekte hiç güçlük çekmez. Ama yeni Türkçe’nin, söyleyiş gücünü ve lezzetini kanıtlayabileceği öncü eserlere ihtiyacı var. Bu öyküde kullanılan seçkin çeviri dili, bu öncülük işlevini ziyadesiyle yerine getiriyor. Borges’in o eşsiz, o bilgece söyleyişi, Türkçemizde Tomris Uyar ve Fatih Özgüven gibi yetenekli çevirmenlerimizin kalemlerinde layık olduğu karşılığı buldu. Babil Kitaplığı’nı, pürüzsüz Türkçesi ile dilimize kazandıran Tomris Uyar’a şükranlarımı sunuyorum.  


....BABİL KİTAPLIĞI – Jorge Luis Borges

    Evren (kimileri kitaplık diye anıyorlar) birbirinden engin hava sütunlarıyla ayrılmış, çok alçak parmaklıklarla çevrili, sayısı belirsiz, belki de sonsuz altıgen dehlizlerden oluşmuştur. Altıgenlerin hangisinden bakılsa uçsuz bucaksız üst katlarla alt katlar görülebilir. Dehlizlerin dağılış düzeni de değişmezdir. Her yanda beşer uzun raftan toplam yirmi beş raf, biri dışında duvarların tümünü kaplamaktadır, rafların yüksekliği, tavandan zeminedir, sıradan bir kitaplığınkini pek aşmaz. Açıktaki kenarlardan biri dar bir geçide, ilk geçidin ve ötekilerin tıpkısı bir başka dehlize açılır. Geçidin sol ve sağ yanında iki küçücük hücre vardır. Bunların birinde ayakta uyuklanabilir, ötekinde dışkılama gereksinimi karşılanabilir. İkisinin arasında, döner bir merdiven dipsizliklere inerek tepelere doğru ağar. Geçitte, her görünüşün aslına bağlı bir suretini çıkaran bir de ayna bulunur. İnsanlar, genellikle, bu aynadan Kitaplık’ın sonsuz olmadığı sonucuna varırlar; sonsuz olsaydı, bu gözbağcı suret niyeydi? Ben onun ışıltılı yüzeylerinin sonsuzu simgelediğini ve muştuladığını düşlemeyi yeğlerim. Işık, lamba adı verilen bir tür küremsi meyve aracılığıyla sağlanmaktadır. Her altıgende, bunlardan karşılıklı yerleştirilmiş ikişer tane bulunur. Verdikleri ışık yetersiz ve kesintisizdir.
.
    Kitaplığın bütün insanları gibi ben de hac görevini yerine getirdim bir kitabın ardına düştüm, belki de kataloglar kataloguydu bu; şimdi gözlerim kendi yazdıklarımı bile güç seçiyor ve doğduğum altıgenden birkaç fersah ötede ölmeye hazırlanıyorum.
.
    Öldüğümde beni parmaklığın üstünden atacak inançlı eller bulunacaktır nasılsa; mezarım deşilmez hava olacaktır; bedenim bu sonsuz düşüşün doğurduğu rüzgarda sonu gelmez diplere inecek, çürüyecek, ayrışacaktır. Zira ben Kitaplık’ın sonunun gelmeyeceğini ileri sürüyorum. İdealistler, altıgen odaların, mutlak uzamın, en azından bizim uzam sezgimizin vazgeçilmez bir biçimi olduğunu savlıyorlar. Üçgen ya da beşgen bir oda düşünülemez diye us yürütüyorlar. (Gizemciler, doruk-coşku anında kendilerine yuvarlak, kocaman bir kitabın durduğu yuvarlak bir odanın göründüğünü belirtiyorlar, bu kitabın cilt sırtı da süreğenmiş ve duvarların kapalı çemberi boyunca akıyormuş; ama tanıklıkları pek güven vermiyor, sözleri karanlık: Bu dönümlü kitap, Tanrı’dır). Şimdilik bildik bir yargıyı yinelemekle yetineyim: Kitaplık, kesin merkezi altıgenlerinin herhangi biri olan, çevre kuşağı erişilmez bir küredir.
.
    Altıgenin duvarlarının her birine beş raf düşmektedir; her rafta genel düzenleri tıpkı, otuz iki kitap bulunur; her kitap, dört yüz on sayfadır; her sayfa kırk satırlık, her satır da yaklaşık seksen siyah harfliktir. Ayrıca her kitabın sırtında harfler vardır; bu harfler, sayfalarda yazılanları belirlemezler, yansıtmazlar: Bir zamanlar bu tutarsızlığın gizemli sayıldığını biliyorum. Şimdi, çözümü özetlemeden önce (ki bu buluşun aydınlığa çıkışı, olanca trajik uzantılarına karşın, belki de tarihin baş olgusudur) birkaç belit anmak istiyorum.
.   
    Birinci belit: Kitaplığın varlığı ab aeterno’dur. Getirdiği ilk dolaysız öneriyle dünyanın gelecekteki sonsuzluğunu imleyen bu doğrudan hiçbir sağduyu kuşkulanmaz. İnsan, o kusurlu kütüphaneci, rastlantının ya da kötücül bir yaratanın ürünü olabilir; evren, bağışlanmış soylu rafları, giz yüklü ciltleri, yolcuya sunduğu tükenmez merdivenler ve oturgan kütüphaneciye sunduğu helalarla ancak bir tanrının elinden çıkmış olabilir. Tanrısalla insan olanın arasındaki uzaklığı algılayabilmek için benim zavallı elimin bir kitabın kapağına çiziktireceği şu kaba saba ve acemi simgelerle kitabın içindeki örgensel harfleri, o şaşmaz, zarif, simsiyah, simetrilerine ulaşılmaz harfleri karşılaştırmak yetecektir.
.
    İkinci belit: Yazım simgelerinin sayısı yirmi beştir. Bu gözlem aracılığıyla, üç yüzyıl önce Kitaplık üstüne genel bir kuram geliştirmek, böylelikle o güne kadar hiçbir varsayımın yeterince açıklığa kavuşturamadığı soruna doyurucu bir çözüm getirmek olanağı doğmuştur: kitapların hemen tümünün biçim ve düzen-dışı bir yapıları oluşuna. Bu kitaplardan biri, babamın bin-beş-yüz-doksan-dördüncü devrede bir altıgende bulduğu kitap, ilk satırdan son satıra durmaksızın sapıkça yinelenen MRV harflerinden oluşuyormuş. Bir başka kitap (buralarda ona sıkça başvuruluyor) bir harf labirenti sanki, yalnız sondan bir önceki sayfada şöyle diyor: “Ey zaman, piramitlerin senin.” Şu kadarını zaten biliyoruz: dolambaçsız her bilgi karşılığında nice boş laf, laf salatası ve tutarsızlık var ortalıkta. (Oldukça yabanıl bir yöre bilirim, oralı kütüphaneciler, kitaplarda anlam bulma gibisinden kör ve anlamsız bir alışkanlığı durmaksızın yadsırlar ve bu çabanın, düşleri sorgulamak ya da el ayasındaki karmaşık çizgilerden anlam çıkarmaktan farksız olduğunu söylerler. Gerçi bu yazıyı bulanların yirmi beş doğal simgeye öykündüklerini benimserler ama bu uygulamanın raslansal olduğunda, kitapların tek başlarına bir anlama gelmediklerinde diretirler. Birazdan göreceğimiz gibi bu görüş hepten asılsız değildir).
.
    Uzun bir süre, gizine erilmez kitapların birtakım eski ya da bilinmeyen dillerde yazıldığına inanılmıştır. En eski insanların, ilk kütüphanecilerin, bugün bizim kullandığımızdan oldukça değişik bir deyiş kullandıkları doğrudur aslında; doğrudur, birkaç mil sağa kayın, lehçeler başlar, dört yüz kat tırmanmayagörün, dil anlamsızlaşır. Yineliyorum, bunların hepsi doğru, gelgelelim o değişmez MRV’nin dört yüz on sayfasının hiçbir dilde karşılığı yok, dil ne kadar lehçeye dayalı, ne kadar ilk elden olursa olsun.  
.
    Kimileri, her harfin bir sonrakini etkileyebildiğine, 71. sayfanın üçüncü satırındaki MRV değerinin, başka bir sayfada, başka bir konumdaki aynı dizge değeriyle tıpkı olamayacağına değindiler, ne var ki bu kaypak varsayım pek tutulmadı. O zaman şifrecilere başvuruldu; sonunda geçerlilik kazanan da bu varsayım oldu zaten ama artık sözcüğe yüklenen anlam, elbette eskisinden farklı.
.
    Beşyüz yıl önce, üst kat altıgenlerinden birinin başkanı (önceleri üç altıgene tek kişi bakıyordu. Cana kıymalar ve akciğer sayrılıkları bu oranı alt üst etti. Anlatılmaz kertede hüzün verici bir anı: zaman zaman, geceler boyu geçitlerde, cilalı merdivenlerde yol almışımdır da tek kütüphaneciye rastlamamışımdır) en az ötekiler kadar akıl karıştıran bir kitaba rastlamıştı, yalnız bu kitapta yaklaşık iki sayfa süreyle bağdaşık satırlar yer alıyordu, görünüşe göre okunabilir nitelikteydi bu satırlar. Bulgusunu gezgin bir şifre-çözücüye gösterdi, ondan bu satırların Portekizce olduğunu öğrendi; başkaları, Yidişçe dediler. Yüzyıla kalmadan dil kesinlik kazandı; Klasik Arapça çekimleriyle Guarani’nin bir Litvanya lehçesiymiş söz konusu. İçeriği de çözüldü: sınırsız sayıda yinelenen çeşitlemelerle örneklendirilmiş birtakım bileştirici çözümleme kavramları. Bu örnekler, üstün zekalı bir kütüphanecinin, Kitaplık’ın temel yasasını keşfetmesine yol açtı.
.
    Bu düşünürün gözlemine göre, kitapların tümü, farklılıklarına karşın, eşit öğelerden oluşuyordu: boşluklar, nokta, virgül ve abecenin yirmi iki harfi. Kütüphaneci, gezginlerin de doğruladığı bir olguya parmak basmıştı: Engin Kitaplık’ta birbirinin tıpkısı iki kitap yoktur. Bu karşı-çıkılmaz iki öncülden, Kitaplık’ın bir toplam olduğu, raflarında yirmi iki küsur yazım simgesinin her türlü bileşim olanağının (çok engin bir sayı ama sonsuz değil tabii) kayıtlarına rastlandığı sonucuna vardı; başka bir deyişle, her dilde, her anlatılmak istenenin. Hepsi. Geleceğin ince ayrıntılı bir tarihçesi, baş meleklerin öz yaşam öyküleri, Kitaplık’ın asla sadık bir katalogu, binlerce ama binlerce düzmece katalog, bu katalogların safsatasını sergileyen belgeler, asıl katalogdaki safsatayı sergileyen belgeler, Basilides’in Bilge İncil’i, o İncil’in yorumu, o İncil’in yorumunun yorumu, kendi ölümünün sahici öyküsü, her kitabın bütün dillerdeki çevirileri, her kitabın bütün kitaplarda uğradığı saptırmalar.
.
    Kitaplık’ta gelmiş geçmiş kitapların tümünün bulunduğu açıklandığında, ilk izlenim engin bir mutluluktu. İnsanlar, el değmemiş, gizli bir hazinenin sahibi gibi oldular. Tumturaklı çözümü altıgenlerin birinde nasılsa bulunmayacak ne kişisel bir sorun kalmıştı, ne de bir evren sorunu. Evren haklı çıkıyordu, evren birdenbire, umudun sınırsız boyutlarını ele geçirmişti. O dönemle Aklamalar’dan sıkça söz ediliyordu: evrendeki her insanın her dönemdeki edimlerini doğrulayan, geleceğine cömert, doğal gizler biriktiren af ve kehanet kitaplarıydı bunlar. Binlerce inançlı, sevimli yerel altıgenlerini bırakarak merdivenlere atıldılar, kendi Aklama belgelerini bulmak gibi boş bir inancın itisiyle. Bu hacılar, daracık geçitlerde tartışıyor, kara sövgüler savuruyor, tanrısal basamaklarda birbirlerinin boğazına sarılıyor, düzmece kitapları hava sütunlarına fırlatıyor ve uzak yöreler yerlilerinin eliyle aynı biçimde aşağılara fırlatılarak ölümlerini buluyorlardı. Bir bölüğü çıldırdı. Aklamalar’a bugün de rastlanmakta, (geleceğin kişilerine, belki de imgelem ürünü olmayan kişilere ilişkin iki tane Aklama gördüm), ne var ki arayıcılar, kişinin kendi Aklama’sını ya da onun haince bir uyarlamasını bulma olasılığının sıfıra yakın bir sonuç verebileceğini hesaba katmamışlardı.
.
   O dönemde, insanlığın ana gizlerini -Kitaplık’ın ve zamanın kaynağı- aydınlığa kavuşturmanın bir yolu bulunacağı umudu da besleniyordu. Bu ciddi gizlerin yalnızca insanların sözcükleri yardımıyla açıklanabilmesi olmayacak iş değildi: feylesofların dili yeterli değilse, katmerli Kitaplık, aranan bu öncelsiz dili, sözcük dağarcıklarıyla, dilbilgisiyle nasılsa sunacaktı. Ama dört yüz yıl oluyor ki, insanlar, bu umutla altıgenlerini tükettiler. Şimdi resmi araştırmacılar var, engizisyoncular. Onları işlerinin başında gördüm: yolculuklarından her zaman çok bitkin dönerler; az kalsın ölümlerine yol açacak olan basamaksız bir merdivenden söz ederler; kütüphaneci ile dehlizleri ve basamakları konuşurlar; ara sıra en yakındaki cilde el atıp sayfaları şöyle bir karıştırırlar, muzır sözcükler ararlar. Besbelli, hiçbirinin bir şey bulma umudu yok.
.
    Beklendiği gibi bu taşkın umudu yoğun bir çöküntü izledi. Altıgenlerden birindeki herhangi bir rafta çok değerli kitapların durduğu ve bu değerli kitapların kesin erişilmezliği, kolay katlanılamayacak bir gerçekti. Zındık bir mezhep aramalara son verilmesini önerdi; onun yerine, olasılık payı pek yüksek olmasa da, mutlu bir rastlantı sonucu bu dinsel kitaplar oluşturulana kadar herkes harflerle simgeleri rasgele çalkalasın dursundu. Yetkililer, ağır yasalar koymak gerekliliğini duydular. Mezhep ortadan kalktı ama ben çocukluğumda ne ihtiyarlar gördüm, helalara uzun uzun kapanır, yasaklanmış zar çanaklarına koydukları madeni kürelerle sözüm ona tanrısal düzensizliğe öykünürlerdi.       
.
    Buna karşılık kimileri, tam tersine, yararsız yapıtların ortadan kaldırılmasını baş koşul sayıyordu. Altıgenleri bastılar, zaman zaman sahici arama izinleri gösterdiler, bir cildi can sıkıntısıyla karıştırırken rafları boydan boya mahkum ettiler; milyonlarca kitabın yok olmasını onların bu bağnaz arındırma taşkınlığına borçluyuz. Adları kargışlandı bu adamların, gelgelelim çılgınlığın talanına uğramış hazinelere yananlar, iki önemli olguyu gözden kaçırıyorlar. Birincisi: kitaplık öylesine kocamandır ki, insan kökenindeki herhangi bir eksilme orada sıfır kalmaktadır. Öbürü: her nüsha tek ve benzersiz, yeri doldurulmazdır. Yine de (Kitaplık bir toplam olduğundan) her zaman yüz binlerce kusurlu suret bulunabilmektedir: yalnızca bir harfi ya da virgülü değişmiş yapıtlar. Genel inanışın aksine, Arıtmacılar’ın giriştiği yağmanın sonuçları, bana kalırsa bu bağnazların saçtığı ürkü yüzünden oldukça abartılmıştır. Onlar, Kızıl Altıgen’deki yüce kitaplara erişme nöbetine tutulmuşlardı: düzenleri ortalamaya uymayan, tasvirlerle süslü, tılsımlı kitaplara.
.
    O dönemden kalma bir başka kör-inanç da bugüne kadar geldi: İnsan-ı Mukaddes inancı. Herhangi bir altıgendeki bir rafta (diye us yürütüyordu kimileri) ötekilerin tümünün anahtarı ve yetkin bir özeti denebilecek bir kitap olmalı mutlaka: bir kütüphaneci onu gözden geçirmiş de güya tanrı katına yükselmiş. O bölgenin dilinde bu memurun kurduğu çok eskilerden kalma bir mezhebin izlerine bugün de rastlanabiliyor. Birçoğu O’nun ardından yollara düştü. Bir yüzyıl süreyle boşu boşuna kıyı bucak dolaşıp her yerin altını üstüne getirdiler. O’nu barındıran saygın, gizli altıgenin yeri nasıl saptanabilirdi? Biri, geriye doğru işleyen bir yöntem önerdi: A kitabın yerini saptamak için önce A’nın durumunu saptayan B kitaba başvurun; B’nin yerini saptamak için önce bir C kitaba başvurun ve böylece sonsuza kadar… İşte yıllarımı bu tür serüvenlerle harcadım, boşa geçirdim. Hiç kuşkusuz, evrenin raflarından biride bir toplam kitap var.
.
    (Yineliyorum: onun varlığı için bir tek kitabın bulunma olasılığı yeterlidir. Yalnızca olanaksız, hesap dışı bırakılmıştır. Sözgelimi: hiçbir kitap merdiven olamaz ama hiç kuşkusuz bu olasılığı tartışan, olumsuzlayan ve sergileyen kitapların yanı sıra yapıları merdiveninkine uyan kitaplar da vardır).
.
    Bilinmeyen tanrılara yakarıyorum, ne olur biri –tek kişi, isterse binlerce yıl önce- onu incelemiş, okumuş olsun. Onur, bilgelik ve kıvanç bana bağışlanmayacaksa, başkalarına bağışlansın varsın. Cennet varolsun, ben cehennemde kalayım. Sövgüler yağsın, hiçliğe itileyim, yeter ki bir an, bir varlıkta Senin o dev Kitaplık’ın aklansın. Kafirler, Kitaplık’ta saçmanın kurallaştığını, sağduyulu bölümlerin (en yalın, saf tutarlılıkların bile) handiyse tansık soyundan bir kural-dışı sayıldığını ileri sürüyorlar. Konuşma sırasında (biliyorum) sapıtmış bir ilahı andıran, raslansal ciltleri her an başka ciltlere dönüşme, her şeyi olumlama, olumsuzlama, birbirine karıştırma tehlikesiyle yüz yüze olan hummalı Kitaplık’tan söz ediyorlar.
.
    Bu sözler, yalnızca düzensizliği açığa vurmakla kalmıyor, düpedüz örnekliyor, yazarın tiksinç beğenisini ve onulmaz bilisizliğini de ele güne kanıtlıyor. Aslında Kitaplık’ta söz-yapılarının tümü, yirmi beş yazım simgesinin elverdiği çeşitlemelerin tümü vardır da katışıksız saçmaya tek örnek bulamazsınız. Benim yönetimimdeki bir yığın altıgendeki en yetkin yapıtın Sorguçlu Gümbürtü, bir başkasının Gaz Basıncı, bir başkasının Axaxaxaslö adını taşımasına boşuna dikkat çekmeyelim. İlk bakışta bağlantısız görünen bu tümceler, hiç kuşkusuz şifresel ya da alegorik bir tutumla temize çıkarılabilirler; böyle bir aklama sözseldir ve ex hypothes’i Kitaplık’ta yerini zaten önceden almıştır; kutsal Kitaplık’ın bugüne kadar öngöremediği, ondaki gizli dillerin herhangi birinde ile de korkunç bir anlam taşımayan, örneğin; dhcmrlchtdj gibi birkaç harflik bir diziyi bir araya getirmeye elim varmaz.
.
    Hiç kimse, sevecenlik ve korkuyla dolup taşmayan, ayrıca söz konusu dillerin hiçbirinde tanrının güçlü adı anlamına gelmeyen tek hece söyleyemez. Konuşmak, bir şey söylemek değildir. Bu lafazan ve yararsız risaleyi, sayısız altıgenden birinin beş rafından birinin otuz cildinden birinde bulabilirsiniz zaten, karşı savıyla birlikte. (n sayıda olası dil, aynı sözcük dağarcığını kullanmaktadır; kiminde kitaplık simgesi, doğru tanımıyla yer almıştır altıgen dehlizlerden oluşan, her zaman her yerde süreğen bir düzenleme, gelgelelim kitaplık, ekmek de olabilir, piramit de, başka bir şey de ve onu tanımlayan şu yedi sözcük, başka bir değer üstlenirler. Beni okuyanlar, sizler, dilimi anladığınızdan emin misiniz? Letizia Alvarez de Toledo, engin Kitaplık’ın yararsız olduğunu gözlemlemiş: açık söylemek gerekirse, tek cilt, genel düzene uyan, dokuz ya da on kadrata dizilmiş, sonsuz sayıda, sonsuz incelikte yaprağı olan tek cilt yeterliymiş. Onyedinci yüzyılın başlarında Cavalieri, som gövdelerin tümünün sonsuz sayıda düzlemlerin eklentisiyle oluştuklarını söylemişti. Gerçi bu ipeksi vade mecum’u taşımak kolay olmazdı: görünen her sayfa benzerlerine açılırdı; düşünülemeyen orta sayfanın da arkası olmazdı).
.
    Yöntemli yazma uğraşı çok şükür insanların bugünkü durumundan uzaklaştırıyor beni. Her şeyin önceden yazılmış olduğu inancı, onları ya olumsuzluyor, ya da karaltılara çeviriyor. Ne mahalleler bilirim, delikanlılar kitapların ayaklarına kapanır, sayfalarını barbarca öperler de tek harf sökemezler. Salgınlar, kuram çekişmeleri, kaçınılmaz olarak soygunculuğa dönüşen hac yolculukları, nüfusumuzun onda birini silip süpürdü. Sanırın cana kıymalara da değinmiştim, her yıl nasıl arttıklarına. Belki de ihtiyarlık ve ürkekliğim yanıltıyor beni, yine de insan soyunun -o tek ve benzersiz soyun- kısa sürede dünya yüzünden silineceğine inanıyorum, ama Kitaplık sürecektir: aydınlık, ıssız, sonsuz, kıpırtısız, değerli ciltlerle donanımlı, yararsız, bozulmaz, gizli.
.
    Demin “sonsuz” sözcüğünü yazdım. Bu sıfatı söz sanatı yapma uğruna çarpıtmadım: dünyanın sonsuz olduğunu düşünmek us-dışı değildir, diyorum. Onun sınırlı olduğunu ileri sürenler, geçitlerin, merdivenlerin ve altıgenlerin kuytu köşelerde son bulmasının pekâlâ düşünülebileceğini söylüyorlar –ki saçma. Onun sınırsızlığını düşlemek, olası kitap sayısının sınırsızlığı konusunda yanılgıya düşmektir. Eski soruna şöyle bir çözüm öneriyorum: Kitaplık sınırsız ve sarmaldır. Bir sonsuzluk yolcusu ondan geçerek hangi yöne giderse gitsin, yüzyıllar sonra aynı ciltlerin aynı bozuk-düzende yinelendiğini görecektir (ve böyle bir yineleniş, yeni bir düzene değişecektir: Biricik Düzen’e). Yalnızlığım, bu soylu umutla avunuyor.



Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
İDARİ SORUMLU

   Kayıt: 02 Ekm 2006
   Mesajlar: 1345
.
DÜNYANIN EN GÜZEL ÖYKÜLERİ VIII
--------------------------------------------------------
Wakefield - Nathaniel Hawthorne

.

Fantastik Edebiyat Resim


....GİRİŞ
.
    Beğenip yücelttiğim öykülerde bir tek şey gördüm; insan. Vahiy Tanrı’nın buyruğu, edebiyat insanın çığlığıdır. Madem insanca bir iştir, insanca şeyler söylemelidir; kendisini ancak böyle yüceltebilir. Elinizi kalbinizin üzerine koyun ve kendinize karşı samimi olun. Kaleminiz kuvvetliyse bundan büyük öyküler türeyecektir. Yunanlılar kendini bil (gnoti seauton) demişler ve insanlık tarihi uzun, içrek bir yolculuk oluvermiş. Hawthorne'un yıllar öncesinden gelen ve tüylerimi diken diken eden şu çığlığı kulaklarımda titrediğinde, Yunan bilgeliğinin ışığı olan bu kadim söz, dimağımda etten kemikten bir esvaba bürünüvermişti; "Wakefield! Nereye gidiyorsun!"
.
     Kızıl Damga (Scarlet Letter) isimli eseriyle alemşümûl bir şöhret edinen Nathaniel Hawthorne, Amerika’nın yetiştirdiği nadir edebiyat devlerinden biridir. Birçok maddi ve manevi ıstıraplarla boğuşmak zorunda kalmış, ruhunun ve bedeninin ince bir hastalığın pençesinde günbegün eridiğine şahitlik etmiş, bu şehadetten dünya edebiyatının en karanlık öyküleri doğmuştur. Wakefield bunlardan biridir ve bana kalırsa sadece Hawthorne’un değil, tüm dünya edebiyatının en muhteşem öyküleri arasındadır. Seçkimde yer verdiğim öyküler içinde kendisinden en çok emin olduğum da odur.
..
     İyi bir öykü okuruna bitimsiz sorular bahşeder. Wakefield’in bize sunduğu sorular en büyük insanlık dramlarımıza yaslanıyor. Bırakalım okuyucu bu keyifli öyküyü kendisi gütsün. Zira büyük eserler üzerine yazmak, onların cüsselerini iyice ağırlaştırmaktan öte bir işe yaramıyor. Özenli çevirisi için Hakan Arslan’a teşekkür ediyoruz.  
  

...WAKEFİELD - Nathaniel Hawthorne
.
    Eski bir dergi ya da gazetedeki bir öyküyü anımsıyorum, yaşanmış bir olay olduğu söyleniyordu, kendisini uzunca bir süre karısından uzak tutan, ondan ayrı yaşayan bir adamın –Wakefield diyelim ona- öyküsüydü bu. Kısaca böyle özetleyebileceğimiz bu olay pek alışılmadık sayılamayacağı gibi, -eğer özel bir nedene dayanmıyorsa- utanmazlık ya da saçmalık olarak ilençlenmeyebilirde.  
.
    Gelgelelim, öyle çok abartılı sayılamayacak bu olay belki de eşin ihmal edilmesi konusunda kayda geçmiş en tuhaf örnek; üstelik insanın bunca tuhaflığı arasında oldukça ayrıksı bir yere sahip. Evli çift Londra’da yaşıyordu. Adam bir yolculuğa çıkacağı bahanesiyle evden ayrılıp yan sokakta bir daire tutmuş, burada eşinin de dostlarının da haberi olmadan, görünürde böylesi bir sürgün için hiçbir neden bulunmaksızın, yirmi yılı aşkın bir süre yaşamıştı. Bu dönem boyunca her gün evini, daha çok da terk ettiği Bayan Wakefield’i gözleyip durmuştu. Evlilik bağındaki bu büyük kesintinin ardından –artık öldüğüne karar verilmiş, malı mülkü eşine kalış, adı çoktan unutulmuş, eşi de nice önce dulluk hazanını ardında bırakmışken – bir akşam sakince, sanki evden daha o sabah çıkmış gibi kapıyı açıp içeri girmiş ve ölümüne dek sevgi dolu bir eş olarak yaşamıştı.     
, .
     Olayın ana hatları anımsayabildiğim kadarıyla böyle. Ancak bu olay son derece özgün, benzersiz, hatta eşine bir daha asla rastlanmayacak türden olmasına karşın, insanlara pek tanıdık gelecek, onlarda bir duygudaşlık yaratacaktır kanımca. Hepimiz kendi adımıza böyle bir çılgınlığa yeltenmeyeceğimizi bilir, yine de başka birinin bu işe girişebileceğini sezeriz. En azından, benim düşünceme göre, bu sık sık aklımıza gelir, bizde bir hayranlık uyandırır; öykünün doğru olması gerektiğini düşünür, kahramanın kişiliği üzerine bir şeyler kurarız.
.
    Kişinin aklına böyle bir şey düşmeye görsün, bunu düşünürken zaman su gibi akıp gider. Okurun yeğlediği buysa bırakalım dalıp gitsin kendi düşüncelerine; yok, benimle birlikte Wakefield’in yirmi yıllık sapkınlığının izini sürmeyi seçiyorsa hoş geldi sefa geldi; şundan emin olsun, bu öyküde güzelce derlenip toparlanmış, son tümcede özetlenmiş bir anlam ve öz görecek –kuşkusuz bizim kendi yaşamlarımızda böyle bir anlam ve öze ulaşamadığımız olur. Düşünce her zaman istenen sonucu verir ve her çarpıcı olaydan bir ahlak dersi çıkar.
.
    Nasıl bir adamdı Wakefield? Ona kendi bakışımızca şekil vermekte ve bunu Wakefield diye adlandırmakta serbestiz. Artık yaşamının tepe noktasındaydı; evliliğindeki hiçbir zaman fazla yoğun olmayan sevgisi dingin, alışıldık bir ilgiye dönüşmüştü; tüm kocalar arasında belki de en sadık olanıydı, çünkü belli bir ağırlık, nerede bulunacak olursa olsun, yüreğini yatışmış tutuyordu. Aydın biriydi, ama pek de çalışkan olduğunu söyleyemeyiz; zihnini herhangi bir erek gütmeyen ya da böyle bir ereğe varma gücü taşımayan uzun ve gevşek düşüncelerle oyalamayı yeğliyordu; düşüncelerinin, sözlerin dayanak noktasını kavrayacak kadar canlı olduğu pek enderdi. Düş gücü, bu kavramı gerçek anlamıyla düşünecek olursak, Wakefield’in yetenekleri arasında yer etmemişti.
. .
    Dostumuzun bu soğuk ama ne baştan çıkmış ne de yolunu şaşmış yürekle ve asla ne isyankâr düşüncelerle dolup taşan ne de yaratıcılıkla bulanan bir zihinle, alışılmadık işler görenlerin en başında geleceğini kim sezinleyebilirdi ki? Tanıdıklarına sorulsa, bu adamın Londra’da bugün eylediği işlerin, yarın hatırda kalmayacak olanlar arasında ilk sırayı tuttuğunu söyleyeceklerdi. Bir tek can yoldaşı karısı duraksardı herhalde. Karısı, adamın kişiliğini çözemese de onun hareketsiz zihninde yer tutmuş uyuyan, durgun bir bencilliğin az çok ayırdındaydı; en rahatsızlık verici özelliği olan kendine özgü bir burnu büyüklük; düzen çevirmek yönünde bir eğilimdi, bunun da açığa çıkmaya değmeyecek küçük sırları korumaktan öte olumlu bir sonuç verdiği pek görülmezdi; en sonu, kadının dediğince, bu uslu adamda kimileyin ortaya çıkan belli belirsiz bir yabancılık. Bu sonuncu nitelik tanımlanabilir gibi değildi, belki de tanımsızdı.      
. .
    Gelin, Wakefield’in karısına hoşçakal dediği anı gözlerimizin önünde canlandıralım. Ekim ayında bir akşamüstü. Üstünde gri paltosu, muşamba kaplı şapkası, botları, bir elinde şemsiye, diğerinde küçük bir bavul. Bayan Wakefield’a taşraya giden gece arabasına bineceğini söyledi. Kadın bu yolculuğun ne kadar süreceğini, amacını, tahminen ne zaman geri döneceğini sormak isterdi; ama adamın zararsız gizem düşkünlüğüne göz yumduğundan, ona soran gözlerle bakmakla yetindi. Adam, ille de dönüş arabasıyla geleceğini düşünmemesini, üç dört gün kadar gecikecek olursa kaygılanmamasını, ama her durumda Cuma akşamı yemeğe yetişeceğini söyledi.
.
    Düşünecek olursak, Wakefield ne yapacağından gayet emindi. Adam elini uzattı, kadın bu eli tuttu ve on yıllık bir evlilikte artık kanıksanmış hale gelen hoşça kal öpücüğünü karşıladı; böylece orta yaşlı Bay Wakefield, bir haftalık yokluğu konusunda sevgili hanımının herhangi bir kaygıya kapılmasına yol açmadan evden ayrıldı. Kapı, arkasından kapandıktan sonra, kadın, kapının hafif aralık kaldığını görüp de sıkıca örteyim dediği sıra, aralıktan kocasının kendisine gülümseyen yüzü göründü ve bir an sonra kayboldu. Kadın o sıra bu önemsiz olayın üzerinde hiç mi hiç durmamıştı. Ama aradan nice zaman geçip de dulluk yıllarının evlilik yıllarını aştığı bir dönemde, bu gülümseme, Wakefield’in yüzünü her anımsayışında kendisini gösterip gözünde canlanıverdi. Neredeyse her dalıp gidişinde bu benzersiz gülümseyişi – onu tuhaf ve ürkü verici kılan – nice düşlemle  bezerdi: örneğin kocasını bir tabutun içinde, soluk yüzünde o ayrılış ifadesi donup kalmış olarak ya da cennette, mübarek ruhunda hala o dingin ve kurnaz gülümseyişi taşır halde düşlerdi. Diğer bütün düşlerinde de kocası cansız yatıyordu ama belki de bu gülümseyiş yüzünden, kimileyin gerçekten dul kalıp kalmadığı konusunda kuşkuya kapılırdı.     
..
    Ama bizim işimiz adamla. Kişiliğini kaybettiği, kalabalık Londra hayatına karıştığı sokaklarda onun peşinden koşmamız gerek. Yoksa boşa arayıp dururuz onu. Öyleyse adımlarını yakından izleyelim, gereksiz birkaç sapma ve dönüşten sonra, onu daha önce sözünü ettiğimiz küçük dairede ateşin başına keyifle yerleşirken görüyoruz. Wakefield şimdi kendininkine komşu sokakta ve yolculuğu sona ermiş durumda. Kimseye görünmeden orada kalmak konusunda talihinin yaver gittiğine pek inanası gelmiyor –bir keresinde kalabalığa karışmakta geciktiğini, aydınlık bir sokak lambasının tam altında kaldığını anımsıyor; bir keresinde de çevresindeki kalabalıktan kolayca ayırt edilebilen ayak seslerinin kendisini izlediği duygusuna kapılmıştı; başka bir zaman da uzaktan birinin bağırdığını işitmiş, kendi adı çağrılıyormuş gibi gelmişti. Hiç kuşkusu yoktu, bir yığın bok böceği onu izlemiş ve bütün olup biteni karısına anlatmıştı.
.
    Zavallı Wakefield! Bu koca dünyada beş paralık değerinin olmadığını bilmiyorsun! Benimkinden başka hiçbir ölümlü göz izini sürmüyor senin. Yatağına rahatça uzan budala herif; sabah olur olmaz da, eğer birazcık aklın varsa, dosdoğru eve, Bayan Wakefield’e koş, her şeyi anlat ona. Bir haftacık için bile olsa, onun iffetli bağrından uzağa koma kendini. O, bir an için bile öldüğünü ya da kaybolduğunu ya da ondan sonsuza dek ayrıldığını düşünecek olsa, artık gerçek eşinin sonsuza dek değiştiğini anlayacaksın üzünçle. Seni sevenlerle aranda böyle uçurumlar açmak çok tehlikelidir; nice uzun ve geniş olsalar da çabucak kapanıverirler.      
. .
     Neşesinden, coşkusundan ya da her ne diyecekseniz işte ondan neredeyse pişmanlık duyan Wakefield erkenden yatar ve daha ilk uykusundan sıçrayıp kollarını bu yadırgadığı yatağın geniş ve iç buran ıssızlığına uzatır.”Hayır” diye düşünür çarşaf altında toplanırken, “bir gece daha yalnız uyumaya dayanamam.”      
.
     Sabah her zamankinden erken kalkar ve gerçekten ne yapmak istediğini düşünmeye başlar. Aklına üşüşenler onun yönsüz, başıboş düşünüş biçimini yansıtır, gerçekten de bir amaç gözeterek bu görülmedik girişimde bulunmuştur, ama bunu çekip çevirip kafasında bir yere koyacak durumda değildir. Planının bulanıklığı ve bunu yapacağım diye çırpınıp durması tam da irade yoksunu bir adama özgü şeylerdir. Gelgelelim Wakefield düşüncelerini olabildiğince özenle gözden geçirir ve bir de ne görsün? Evde neler olup bittiğini bilmek için yanıp tutuşuyor: Örnek bir eş olan Bayan Wakefield bu bir haftalık dulluğa nasıl dayanıyor acaba? Sözün özü, merkezinde yer aldığı o küçücük insanlar ve olaylar dünyası çekip gitmesinden nasıl etkilenecek? Görünen o ki bu işin temelinde hastalıklı bir burnu büyüklük yatmaktadır. İyi de, Wakefield amacına nasıl ulaşacak? Evine komşu sokakta uyuyup uyanmış da olsa, sanki yolcu arabası onu bütün gece sürüklemişçesine, uzakta olduğu bu rahat odada kapanık kalarak değil herhalde! Ortaya çıkarsa bütün planı suya düşecek.
.
     İşte zavallı kafası bu ikilemle içinden çıkılmayacak biçimde karışmıştır, en sonu sokağın başına kadar gitmeye ve ayrıldığı evine bir göz atmaya karar vererek dışarı çıkmaya cesaret eder. Ama alışkanlığına boyun eğer –alışkanlıklarına bağlı bir adamdır- bir bakar ki ayırtına varmadan evinin kapısına kadar gelmiş; bu can alıcı anda, ayağını basamağa atmışken kendine geliverir. Wakefield! Nereye gidiyorsun?      
.
     Yazgısı bir dönüm noktasındaydı tam o anda. Geriye doğru attığı adımın onu nasıl kötü bir yazgıya sürüklediğini pek düşünmeden, şimdiye kadar hiç duymadığı bir heyecan içinde, soluk soluğa savuşuyor oradan, ta köşeye vardığında bile başını çevirip arkasına bakmayı gözü kesmiyor. Onu gören kimse var mı acaba? Ev ahalisi –hanım hanımcık Bayan Wakefield, açıkgöz hizmetçi kadın, küçük pasaklı uşak- “Tutun! Durdurun!” diye bağrışarak Londra sokakları boyunca kaçkın efendilerinin peşinden koşacak mı? Harika bir kaçış doğrusu! Şimdi durup evine bakacak cesareti buluyor kendinde, ama alıştığı evi bambaşka gözlerle görüyor, hani hepimize olur ya, aylar yıllar süren bir ayrılıktan sonra nicedir tanış olduğumuz bir tepeyi ya da gölü, bir sanat yapıtını yeniden görünce böyle bir duyguya kapılırız. Normal durumlarda bu anlatılamaz izlenimin nedeni, bulanık anılarımızla gerçeklik arasındaki benzer ve farklı yanlardır. Wakefield’ın durumunda, tek bir gecenin büyüsü benzer bir dönüşüm yaratmıştı, çünkü bu kısacık zaman aralığında büyük bir manevi değişiklik ortaya çıkmıştı. Ama Wakefield bile ayırdında değildi bunun. Oradan ayrılmazdan hemen önce, karısının pencerenin önünden geçen, yüzü sokağın başına dönük, uzak ve anlık bir görüntüsünü yakaladı. Düzenci sersem şimdi karısının gözünün binlerce ölümlü arasından kendisini seçeceği korkusuyla tabanları yağlayıveriyor. Soluğu odasındaki ateşin başında aldığında, kafası birazcık karışıksa da gönlü rahat mı rahat.      
.
     Bu uzun soluklu kaprisin başlangıcı böyleydi işte. İş bir kez başlayıp da adamın ağırkanlı yaradılışını harekete geçirdikten sonra olup bitenler doğal bir akış izler. Onun, uzun uzadıya düşündükten sonra, kızıl renkli bir peruk aldığını ve Yahudi bir eskiciden alışageldiği kahverengi giyim tarzının dışında kimi giysiler seçtiğini gözümüzün önüne getirebiliriz. Bu da tamam. Wakefield bambaşka biridir artık. Böyle yeni bir yol tuttuğuna göre, eskisine dönmesi, onu eşi benzeri görülmedik bir durumda bırakan adım kadar zordur şimdi neredeyse. Dahası, yaradılışından gelen bir aksilik onu dik kafalı kılmış ve Bayan Wakefield’ın yüreğinde henüz istediği ölçüde bir duyarlık uyandıramadığı düşüncesine kapılmıştır. Kadıncağız neredeyse öleyazacak kadar korkuya kapılmadan da geri dönmeyecektir. Güzel kadıncağız iki üç kez, adımları her defasında daha da ağırlaşarak, yanakları daha da solup yüzü hep daha kaygılı bir hal alarak gözlerinin önünden geçer ve Wakefield, ortadan kayboluşunun üçüncü haftasında eve o uğursuz işaretin, bir eczacı kılığına bürünmüş olarak girdiğini görür. Ertesi gün kapıyı çalan olmaz. Akşam vaktiyse bir hekim arabası gelir, kabarık perukalı, ciddi birini bırakır Wakefield’lerin kapısına, hekim on beş dakikalık bir ziyaretten sonra, kapının önünde göründüğündeyse bir cenazenin habercisi gibidir sanki. Zavallıcık! Ölüyor olmasın sakın? İşte o zaman Wakefield bir duygu seline boğulmuş gibi olur; yine de, vicdanını karısının böyle nazik bir anda rahatsız edilmemesi gerektiği düşüncesiyle rahatlatarak, gitmez kadıncağızın başucuna. Aslında onu alıkoyan başka bir şeyse de bunun ne olduğunu bilemez. Birkaç hafta içinde kadın yavaş yavaş düzelir; nöbet geçmiştir; kadının yüreği belki üzünç dolu, ama dingindir şimdi; Wakefield’ın da, er geç evine döneceğine göre, bir daha bu kadar heyecanlanması gerekmez.  İşte Wakefield’ın bulanık zihninde böyle düşünceler parıldıyor ve kiralık dairesiyle eski evi arasında neredeyse aşılmaz bir uçurum bulunduğunun biraz olsun ayırtına varmasını sağlıyor. “Sadece yan sokakta, burnumun dibinde!” diyor kimileyin.      
.
     Budala! Evin artık başka bir dünyada. Böyle dönüşünü gün be gün erteleyip duruyor ve bunun ne vakit olacağını düşünmeyi bir yana bırakıyor. Yarın değil –belki gelecek hafta- çok yakında. Zavallı adam! Ölülerin dünyadaki evlerini ziyaret etme şansı kendi kendini sürgün eden Wakefield’ınki kadardır ancak.     
.,
     Böyle beş on sayfalık bir yazı yerine, koskoca bir kitap mı kursaydım acaba! Bu yolla, denetimimiz dışında bir etkinin yaptığımız her işe nasıl el attığını ve doğurduğu sonuçlarla nasıl çelik gibi bir zorunluluk ağı ördüğünü ortaya koyabilirdim. Bir büyü elini kolunu bağlamıştır Wakefield’ın. Şimdi bırakalım da on-on beş yıl evinin çevresinde bir hayalet gibi gezinip dursun; bir kez olsun kapısının eşiğini aşamadan, gönlünde barındırdığı bütün sevgisiyle karısına bağlılığını hiç yitirmeden; oysa karısınınki yavaş yavaş eriyip gitmektedir. Şunu da belirtmek gerek, Wakefield nicedir davranışlarındaki tuhaflığı kavrayamaz olmuştur.      
.
     Şimdi şöyle bir sahneye geçiyoruz: Bir Londra sokağının kalabalığında artık yaşını başını almış, kayıtsızca gelip geçenlerin gözüne batacak pek az özelliği kalmış, yine de böyle özellikleri okuma yeteneğine sahip olanlar için, genel görünüşünde sıradan bir yazgının ötesinde izler taşıyan bir adam görüyoruz. Çökmüş biridir bu; daracık alnı kırış buruş; küçük, donuk gözleri bazen kaygıyla kendi üzerinde dolaşıyor, ama çoğun dalıp gidiyor gibi. Başını eğmiş, tanıma gelmez, uygunsuz bir şekilde yürüyor, dünyaya görünmek istemezmiş gibi, Bunu anlamanıza yetecek ölçüde izleyin onu ve çoğun doğanın sıradan varlıklarından büyük adamlar yaratan koşulların, burada ortaya nasıl bir şey çıkardığını görün. Şimdi Wakefield’ı yürüyüşüyle baş başa bırakıp bakışlarınızı karşıya, elinde bir dua kitabı, kiliseye giden, cüsseli, artık yaşamının son demlerindeki kadına çevirin. Uzun, kanıksanmış bir dulluğun halim selim ifadesi var yüzünde. Acıları ya çoktan yok olup gitmiş ya da yüreğine öyle bir çökmüş ki artık, hiç de özenilmeyecek biçimde neşenin yerini almış. İşte bu çökmüş adamla direşken kadın geçip giderken, küçük bir kaza oluyor ve iki gövde buluşuveriyor. Elleri birbirine değiyor, kalabalığın etkisiyle kadının göğsü adamın omzuna değiyor; öyle yüz yüze, birbirlerinin gözlerinin içine bakarak duruyorlar. Wakefield, on yıllık bir ayrılıktan sonra karısına rastlamıştır!     
.
     Kalabalık, bir burgaç gibi ayrı yönlere sürükler ikisini de. Ağırbaşlı dul önceden tuttuğu yolun izinde kiliseye yönelir, ama kapıda bir an duraklayıp şaşkın gözlerle sokağa bakar. Sonra dua kitabını açarak içeri girer. Adama gelince! Hareketli ve bencil Londra kalabalığının durup arkasından bakmasını gerektirecek kadar yabanıl bir yüzle kaldığı eve doğru koşar, kapıyı açıp kendini yatağa atar. Yıllardır gizli kalan duygular açığa çıkmaktadır; zayıf istenci bunların keskinliğiyle bir an için olsun güç kazanır; yaşamının acınası tuhaflığı o anda gözlerinin önüne seriliverir: Ve tutkuyla, titreyerek bağırır: “Wakefield! Wakefield! Sen delisin!”     
.
     Belki de delirmişti gerçekten. İçinde bulunduğu durumun benzersizliği Wakefield’ı öylesine kendi içine döndürmüş olmalı ki, diğer insanlar ve yaşamın akışı göz önüne alındığında, aklının başında olduğu söylenemez pek. Ölülerin arasına karışmadan, yaşayanlar arasındaki yerini ve ayrıcalıklarını bırakarak –ortadan kaybolarak- kendini dünyadan koparmayı becermiş, daha doğrusu kendini bu halde buluvermişti. Bir kaçınığın yaşamına hiç benzemiyordu onunki. Eskiden olduğu gibi kentin hayhuyu içindeydi; ama kalabalık yanından geçip gidiyor, onu görmüyordu; bir benzetme yapacak olursak, her zaman karısının yanında, ocağının başındaydı, ama ne birisinin sıcaklığını ne de diğerinin sevgisini duyumsayabiliyordu. Eskiden pay aldığı insani duygular hâlâ korumak ve insani beklentilerle sarılı olmak, ama bir yandan da bunlarla eski ilişkisini yitirmiş olmak Wakefield’ın benzeri görülmemiş yazgısıydı. Bu koşulların yüreğinde ve zihninde ayrı ayrı, ama belli bir uyum içinde ne tür etkiler yarattığını betimlemeye çalışmak, işi iyice tuhaf bir kurgulamaya çevirmek olur. Başka bir adam olduğu için, pek az ayırdındaydı bunun, çünkü kendini hâlâ eskisi gibi sayıyordu; oysa gerçeğin şimşekleri bir an için de olsa çakıp duracaktı gözlerinin önünde ve o söylenmeye devam edecekti, “yakında öleceğim!” diye –yirmi yıldır bunu söyleyip durduğunu unutarak.     
.
     Ayrıca bu yirmi yılın, geriye bakınca, Wakefield’ın işin başında yokluğuna biçtiği o ilk haftadan pek de uzun sayılmayacağının ayırdına varıyorum. O, bu olaya yaşamının genel akışı içindeki kısa bir ara diye bakacaktı. Aradan biraz zaman geçip de dönme zamanının geldiğine karar vererek kapıdan içeri girdiğinde, orta yaşlı Bay Wakefield’ı gören karısı sevinçle ellerini çırpacaktı. Yazık, ne büyük bir yanılgı! Belki zamanla en gözde çılgınlıklarımız sona erer, ama kıyamete kadar hepimiz çocuk kalırız.     
..
     Gözden yitişinin yirminci yılında bir akşam, Wakefield hâlâ kendisinin saydığı evin yolunu tutar –alışık olduğu şekilde. Sağanakların sık sık kaldırımları dövdüğü ve insan daha şemsiyesini açmaya fırsat bulamadan çekip gittiği rüzgârlı bir güz akşamıdır. Wakefield eve yaklaşınca bir an durur ve insanın içini ısıtan ateşin ikinci kattaki salonun camlarına yansıyan kızıl alazını, çıtırdayan odunlar üzerinde titreşen yalazlarını görür. Sevgili Bayan Wakefield’ın biçimsiz gölgesi vurmaktadır tavana. Başlığı, burnu ve çenesi, kalın beli hayranlık verici bir karikatür oluşturuyor, üstelik bu karikatür yükselip alçalan yalazaların eşliğinde, yaşını başını almış bir dul için fazla neşeli sayılacak bir biçimde dans edip duruyor. Tam o sıra yeni bir sağanak boşanır ve sert rüzgârın savurduğu damlalar Wakefield’ın yüzünü, gövdesini dövmeye başlar. Güz soğuğu içine işlemiştir. Ocağında içini ısıtacak harika bir ateş varken ve karısı yatak odasındaki dolapta hâlâ özenle sakladığı gri ceketini ve poturunu bir koşu gidip getirecekken, burada böyle ıslanıp titreyerek duracak var mı? Hayır! Wakefield o kadar aptal mı? Yirmi yılın dermansızlaştırdığı bacaklarıyla çıkar merdivenden ağır ağır, ama bunun bile farkında değil. Dur Wakefield! Nicedir uzak kaldığın bu eve mi gireceksin? Oradan da mezara gidersin artık! Kapı açılır. Eve girerken bir an için yüzünü görüyor ve nice önce karısına oynadığı oyunun işaretçisi olan o kurnaz gülümsemeyi tanıyoruz. Nasıl da acımasızca alay etmişti zavallı kadıncağızla! Evet, iyi bir akşam dinlenmesi olacak Wakefield için!      
.
     Bu mutlu olay –öyle olduğunu umalım- ancak önceden tasarlanmamış bir anda gerçekleşebilirdi. Dostumuzun izini kapı eşiğinden öteye sürmeyeceğiz. Bize düşünmek için epeyce şey bıraktı, küçük bir bölümü bile buradaki hikmeti bir ahlak dersine çevirecek ve ortaya belli bir resim çıkaracaktır. Gizemli dünyamızın görünür karmaşasının ortasında, bireyler başarılı biçimde bir düzene, bu düzenler bir diğerine ve sonunda, bir adamın bütün bunları bir yana koyarak yerini sonsuza dek yitirme gibi çok büyük bir tehlikeyle yüz yüze geldiği bir bütüne uyarlanır. Kişi, bir zamanlar Wakefield için olduğunca, "Evrenin Dışına Düşmüş" birine dönüşebilir.  

     
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 07 Ekm 2007
   Mesajlar: 1473
En kısa hikaye olduğu için ilk bunu okuyayım dedim. Bu, Kafka'dan okuduğum ilk eser oldu.

Bütün hikaye semboller üzerine oluşturulmuş. İlk işimiz kişi ve yerlerin neleri kastettiğini kavramaya çalışmak. Çok geniş bir simgeleme alanı olduğu kanaatindeyim. Taşralı'yı, önyargılarını yıkamayıp korkularının üzerine yürüyememiş ve bu yüzden hayatı boyunca bir başarı sağlayamamış pısırığın teki olarak düşünebiliriz. Cehalet ya cesaret verir ya da büyük bir endişe. Bu öyküdeki bahtsız ise endişeye kapılanlardan olmuş. Aslında çoğumuzun Taşralı'dan pek farkı yok. Bir işe başlamayı her zaman ikinci plana atmışızdır; kararsızlığımız boynumuzdaki ipten tasma olmuştur. O tasma da Kapıcı'nın elindedir. O ip bizi fiziksel olarak değil psikolojik olarak etkiler.

Kapıcı. Kapıcıyı yalnız endişelerimiz olarak da görebiliriz. Biraz da hayal gücümüz. Korkularımızın tohumlarını ektiğimiz tarla.

Kanun'u her şey yapabiliriz. Düşünebileceğimiz her şey.

Sonuç olarak her tarafa dallanıp budaklanabilecek anlam yüklü bir öykü. Benim şu anda yazmaya uğraşmayacağım yüzlerce değişik anlam çıkartılabilir. Her birinizden çok daha farklı yorumlar gelebilir.

_________________
The Wheel of Time

Zaman Çarkı
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder MSN Messenger
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 09 Oca 2009
   Mesajlar: 321
Sırayla ilerlemeye karar verdim. Şimdilik sadece Mateo Falcone'yi okudum.

Acımasız bir iyi adam... Mateo Falcone'yi sevdim. Görkemli bir kararlılık, koyu bir asalet hissettim. Benim de çok zaman geçtikten sonra unutmayacağım hikayelerden olacağına inanıyorum. Başında olayı anlatmadan verdiği bilgilerden sıkılmıştım. Merakım yorucu gelmişti desem daha doğru olacak galiba.

'Mateo, memleketin genel koşulları göz önünde bulundurulduğunda hayli zengin bir adamdı; kişizadeler gibi, yani işsiz güçsüz yaşar, çobanlarca dağlarda otlatılan sürülerinin geliriyle geçinirdi. Anlatacağım vakadan iki sene sonra kendisini gördüğüm zaman bana en fazla elli yaşında görünmüştü. Gözünüzün önüne ufak tefek fakat dinç bir adam getirin; kömür gibi kara, kıvırcık saçlar, bir gaga burun, ince dudaklar, iri ve cıva gibi gözler, çizme içi renginde bir cilt.'

Burda olaydan 2 yıl sonrasından bahsettiğinde en yoğun hissettiğim şeydi bu yorgun merak. Sonra kopamadım bir türlü hikayeden. Eğer hikayenin içinde verilseydi bu bilgiler; tamamını okuduğumda sürükleyici olduğunu düşünmeyebilirdim. Tamamını okuduğumda hak verdim.

Güzeldi. Devamını da başka zaman okuyacağım. Teşekkürler. Fantastik Edebiyat Resim

_________________
Kelimeler yasta, el başta... Kederli bir seyir!..
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 25 Hzr 2008
   Mesajlar: 3461
Editörümüz bu başlığa selam vermeyi düşüyor mu?

Ya siz! Siz daha okumadınız mı! O zaman hemen yukarıya bir göz atın. Ki, sevgili  editörümüzde yeni eserlerle bu başlığı tazelesin.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
İDARİ SORUMLU

   Kayıt: 02 Ekm 2006
   Mesajlar: 1345
     İki buçuk yıl olmuş, koskoca başlığa sadece iki tane yorum gelmiş. Bu öykülerin her birini bulundukları kitaplardan buraya geçirmek çok uzun bir mesaiye mâlolduğu halde iki buçuk yılda sadece iki yorum gelmiş. Zaten başlığı unutmuş gitmiştim. Sen mesaj yazınca hatırlayıverdim.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 25 Hzr 2008
   Mesajlar: 3461
Sevgili editörümüz, 7155 kişiden hiç mi kimse okumamıştır, buna kesinlikle inanmam.  Okuyupta 2 satır yazmamışlar işte bu inanılır.

Bana babil kitaplığını aldıran sendin dün gibi hatırlıyorum dök içini rahatla kısmına yazmıştın ve ben o kitabı 3 kişiye daha aldırmıştım.  3 gün kitapçıları dolaştım kadiköyde. Sonunda da köhne bir kitapçıda sararmış yaprakları olan ince kitabı bulmuştum.

Kafka; onun yazıpta okumadığım tek cümlesi yoktur.

Hepsini okumuş ve çok mutlu olmuştum. Ben gelmeden 1 yıl önce yazılmıştı ama arayan bulurmuş değil mi? Ben de yorum yazmamıştım, sen o kadar güzel düzenleyip sunmuştun ki bize, senin üzerine tek satır yazamamıştım.

Hatalı mıyım belki, cesaretsizliğimden ötürü ama okumadığımdan değil. Biz okuyoruz sayın editörmüz, lütfen bizi ilginizden mahrum bırakmayınız.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
İDARİ SORUMLU

   Kayıt: 02 Ekm 2006
   Mesajlar: 1345
     Her zamanki iyimserliğinle hareket ediyorsun ama iki buçuk yılda iki yorumun savunulacak bir tarafı yoktur. Besbelli ki ilgisiz bu insanlar. Bunların hepsinin ağzını burnunu arap sabunuyla yıkayacaksın.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 25 Nis 2009
   Mesajlar: 370
Ben bu hikayelerin kimilerini ikişer defa kimilerini üçer defa okudum buradan. İçlerinde bir defa okuduğum yoktur. Peki niye yorum yazmıyorsun dersen Kilga... Geçerli bir mazeretim yok. Aptallığımdan olsa gerek.

İlk üçü sıralayacak olursam.

Babil kitaplığı hayatımda okuduğum en güzel öyküydü ve rahat on kişiye daha tavsiye etmişimdir.

Ardından Guy De Maupassant: Bir Düş müydü ile İtalyan Hava Kuvvetlerinin  Reykjavik'te Püskürtülüşü: Halldor Laxness, gelir.

Benim için değeri çok önemli olan öykülerdir bunlar çünkü ilk öykü yazmaya başladığımda, öyküye önem vermeye başladığımda beni heyecanlandırarak desteklediler. Öykü sanatını gözümde yüceltip diğer tüm sanatların tepesine çıkardılar.

İyiki bu öyküleri dikte edip bizlerle paylaşmışsın Kilgarvan. Çok ama çok teşekkürler.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 25 Hzr 2008
   Mesajlar: 3461
Ben en çok kafkayı beğenmiştin. Ne yalan söyliyeyim bu adama karşı bir zaafım var. Sosyal be psikolojik görüşlerini fantastik diye nitelendirdiğim kurgularla harmanlayıp önümüze şahaser bir yemek misali sunan bu kişiliğin her cümlesi beni büyülemiştir.  Onun tarzını öğrenmek için Şato'yu seçmiştim.  "Kanun önünde bir kapıcı durmaktadır" işte beni kendime getiren cümle bu olmuştur. Her insanın bir kapısı vardır ve onun bir bekçisi.

Kanunlarla içli dışlı olan biri olarak hukukçuları okumak, ama hukukun kendi dönemlerindeki taşıdığı anlamdan hoşlanmayan, her fırsatta sorgulayan ve yargılayan kişileri okumak bana büyük zevk vermiştir.  Bu hikaye benim için çok değerlidir.  İlk Bordı yayınlarından okumuştum. Bilirsiniz ksıa ve özdür. Ondan sonra burada açıklamalı ve özenli hazırlanmış bir metin görünce büyülenmiştim.

Andre Gide sevgili editörümüz, bir de onu tavsiye ediyorum size.  Eğer okuduysanız sizden fikirlerinizi rica ediyorum. Sizi yormak istemesem de görüşleriniz benim içn değerli.  Kafta 1, Andre Gide 2 dir benim için.  İki hukukçu, iki düşünür...

Emeğinize saglık, yeniden bu hikayeleri düşünmemi sağladığınız için.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
DENETMEN

   Kayıt: 27 Şub 2009
   Mesajlar: 1047
Ben de faydalanıyorum bu başlıktan, ama vaktiyle düşüncelerimi yazmadım. Fantastik Edebiyat Resim "Bu kadar öyküyü Kilgarvan nasıl üşenmeden yazmış" demiştim. -Tabii düşüncem bu değildi.-

Kafka'nın öyküsünün etkisi altında kalmıştım. Bence çok faydalı bir başlık.

_________________
Dumrul
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder E-posta gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 09 May 2008
   Mesajlar: 163
Ben sana küsüm İdari Sorumlum. Yoksa ne yorumlar yapıcam ama  Razz
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
ÜYE
ÜYE

   Kayıt: 16 Oca 2010
   Mesajlar: 1
benim itiraf etmek gerekirse bu sayfa, sık kullanılanlarımda kayıtlı epeydir, afakanlar geldikçe açıp açıp bi hikaye okuyorum çok da iyi geliyor. hemen hepsini okudum emeği geçene teşekkürler çok ,parmaklarınıza sağlık gerçekten yararlı ve keyifli bi paylaşım özellikle internette dolaşan onca boş şeye nazaran
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
İDARİ SORUMLU

   Kayıt: 02 Ekm 2006
   Mesajlar: 1345
blacksun yazmış:
benim itiraf etmek gerekirse bu sayfa, sık kullanılanlarımda kayıtlı epeydir, afakanlar geldikçe açıp açıp bi hikaye okuyorum çok da iyi geliyor. hemen hepsini okudum emeği geçene teşekkürler çok ,parmaklarınıza sağlık gerçekten yararlı ve keyifli bi paylaşım özellikle internette dolaşan onca boş şeye nazaran


     Ne kadar mutlu oldum bilemezsin blacksun. Bu yorum bana çok iyi geldi. Çünkü bu başlıkta büyük bir emek var. Bu öykülerin her birini bulundukları kitaplardan internet ortamına geçirmek ve düzenleyip bu hâle sokmak hayli mesaime mâloldu. Sırf bu başlığa yorum yazmak için üye olmuş olman da ayrıca incelik. Senin gibi anlayışlı arkadaşlarımızı aramızda daha sık görmek isteriz. Bu forumda faydalı işler yapan, birbirinden güzel eserler üreten birçok arkadaşımız vardır. Onlar bu ilgiyi hak ediyorlar. Tekrar tekrar teşekkürler.
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yeni başlık gönder Başlığa cevap gönder   Sayfaya git 1, 2  Sonraki