Cevapla 2 mesaj 1. sayfa (Toplam 1 sayfa)
Fırtına Okçusu
  • Kullanıcı avatarı
    Dumrul
    Mesajlar: 5
    Kayıt: 01 Haz 2018 07:05

    Fırtına Okçusu

    gönderen Dumrul » 30 Tem 2018 23:50

    1
    Henüz hava yeni kararmıştı. Mekânın SHAHANE yazan kırmızı elektronik levhasına tiksintiyle baktı. “Bu görüntü kirliliğini şu an hoparlörlerin olanca gücüyle çaldığı yabancı bir şarkının tamamlamayabileceğine katılıyorum.” Zemin katın merdivenlerini çıkıp arkadaş gruplarına özel olarak kiralanan üç numaralı salonun kapısını açtığında gözler kendisine çevrildi. “Herkese iyi akşamlar.” El sıkışma faslının bir an evvel geçmesini dileyip kendisini tebessüm etmeye zorladı.
    Lise arkadaşları, çocukluk arkadaşları ve diğerleri haricinde masada tanımadığı üç kişi daha vardı. Yeni tanıştığı arkadaşlarının isimlerini ve mesleklerini öğrenip unutması otuz saniyeden uzun sürmedi. Çekilmez sıradan bir akşam toplantısı… On dakika geçmeden dışardaki ağaçları izlemeye başladığını fark etti. Sandalyesinin ve salonun geniş cam pencerelerinin karşı caddenin manzarasını görebilecek bir hizada olmasına şükretti. Bu esnada diğerleri için akşam sohbetinin keyifli bir şekilde ilerlediği söylenebilirdi.
    Konu masadakilerin bir film hakkındaki düşüncelerini tek tek paylaşmalarıyla açılmıştı. Az önce kendisini endüstri mühendisi olarak tanıtan arkadaşı konuşmaya başladığında yıllardır tanıdığı ukala dostlarının pür dikkat dinlemelerini şaşırtıcı buldu. “Bu tür hakkındaki yaygın kanıların çoğunun çarpıtmalardan ibaret olduğunu düşünüyorum. High fantasy yani epik fantezi türüne ilgi duyan kimseler zannedildiği gibi bir grup çoluk çocuktan ibaret değildirler. Bir defa uzak hayallerin peşinden koşmayı seven dehalardır. Demek istediğim bu insanlar son derece çılgın ve mücadelecidirler. Bu yüzden yakın tarihte büyük değişimleri sırtlayabilecek liderlik ruhuna sahip birçok insan bu türe ilgi duyan insanların arasından çıkmıştır. Zaman zaman kaçış edebiyatı gibi tuhaf tabirlerle karşılaşabiliyoruz. Sanki birileri bizim birtakım problemlerle yüzleşmekten korktuğumuzu iddia ediyormuş gibi bir hava veriyor. Kimlerin hangi tür edebi zevkleri olduğunu tartışacaksak belli bir türe sıkışmış olan insanlar da kendilerini sorgulamalılar. Bu türe ilgi duyduğum için kendimle hep gurur duymuşumdur.” Sonuç olarak birkaç makaleyi okuyarak elde edilebilecek bir birikime biraz hazırlık ve biraz diksiyon ekleyince herkes olduğundan daha zeki gözükebilirdi.
    Bu akşam herkes dilediği gibi saçmalayabilirdi. Hiçbir tartışmanın içerisinde olmayacaktı. Özellikle insanları dolandırmak için yazılan kişisel gelişim kitaplarındaki kadar iddialı ve dayanaksız cümleler kuran bir geri zekâlıya tek kelime etmeyecekti.
    “İhsan, aramızda bahsettiğin konulara yabancı olmayan biri var fakat seninle aynı düşünceleri paylaştığını söyleyemeyeceğim. Çağatay bugüne kadar üç öykü yarışmasında ödül aldı. Arada bir dergiye yazılarını gönderiyor. Fantastik edebiyatla ilgilenen insanlar hakkında ne yazık ki senin kadar olumlu düşüncelere sahip değil. Ayrıca kendisi fantastik edebiyatı temsil edecek asıl kitlenin epik fantezi takipçileri olmadığı düşüncesini savunuyor.”
    “Kimse benimle aynı düşüncelere sahip olmak zorunda değil fakat bazen insanları yazar olarak değil okur olarak değerlendirmemiz gerektiğini de unutmamalıyız. Bilemiyorum belki bu düşüncesi çevresindeki insanların geneline karşı takındığı olumsuz bakış açısından kaynaklanıyor olabilir. Belki de yerli okur profilinden hoşlanmıyordur. Ben bir değerlendirme yaparken dünya bazında düşünmeyi tercih ederim.”
    “Bir yanlış anlaşılma olmalı. Aslında senin söylediklerine kelimesi kelimesine katılıyorum. Elbette epik fantezi türüne ilgi duyan insanlar çok zeki ve yenilikçidirler. Bahsettiğin eleştirel tutum lise ve üniversitedeki edebiyat hocalarımızın bize dayattıkları fikirlerin bir yansıması gibidir. Edebiyat kitaplarındaki yerleşik kanının bizi belli türlere yönlendirmek konusundaki tutuculuğu tartışılamaz. Buğra beni çevresindeki geri kafalı insanlardan biriyle karıştırmış olabilir.” Masadakiler suratına şaşkın şakın bakarken karşısında oturan kız kahkaha attı. İronik tutumunu ilk fark eden o olsa da siyaha boyanmış parlak saçları, bronzlaşmış bacaklarını sergileyen dekolteli dar kıyafeti ve hiçbir işe yaramadığı halde çoğu kişinin iki aylık maaşını yatırarak alabileceği cep telefonuyla asla büyük bir tehdit değildi. Yine de günde en az bir saatini kendi resimlerini çekmeye ayıran hemcinslerinden biraz daha zeki olduğunu kabul etmek durumundaydı.
    “Zor biri olsan da seni çözebiliyorum. Geldiğinden beri konuşmak konusunda isteksizsin. Bence zamanında birileri seni hayal kırıklığına uğratmış olabilir. Olumsuz yöndeki düşüncelerinin iki sebebi olabilir. İnsanları olduklarından daha zeki yapamamanı dert ediyor olabilirsin ya da fantastik edebiyatla ilgilenen kimseler senin değer yargılarınla çatışıyor olabilir. Sonuç olarak bunlar senin karar verebileceğin konular değil. Her şeye hükmetmeye çalışmak narsizmin belirtisidir, bundan vazgeçmelisin.”
    “İnsanların hoşlanmadıkları eleştirilerin kaynağını narsizm ya da aşırı mükemmeliyetçilik göstermeleri çok sık rastladığım bir durum. Çoğu eleştirinin kaynağı beklentiler ve arayışlardır. Sırf çıkıntılık yapmak uğruna bir şeyleri eleştirdiğini düşündüğümüz bir insanın fikirlerini ortadan kaldırabilseydik edebiyat için büyük bir kayıp olmadığını ispat edebilir miydik? İşte bundan şüpheliyim. Bazen bir insanın ne aradığını bulabilmesi için sadece eleştirmesi gerekir. Bir evreni kendi arzularıyla şekillendirmek isteyen birinin bakış açısı başlangıçta bencilce görünebilir. Fakat onun tek istediği kendi özgün dünyasını inşa etmektir. Klasik bir bakış açısına göre eleştiri türündeki yazılar, özgün eserlerin hazırlık basamağıdır. Ayrıca öyküleri ve romanları eleştiren bir yazarın bunu yeni yazacağı eserinde kendine göre hatalı bulduğu yaklaşımları tekrar etmemek için yaptığını söylüyorsak buna yapıcı eleştiri diyebiliriz. Evet, deminden beri kurduğum saçma sapan cümlelerden nereye varacağımı anlamışsınızdır. Epik fantezinin eleştirilemez bir tür olmadığını söyleyip konuyu kapatacağım.
    “Her neyse! Benim gibi ciğeri peş para etmez bir adamın edebiyata dair çarpık düşüncelerini konuşmak yerine daha eğlenceli konulardan bahsedebiliriz. Bu aralar kadınlar hayallerindeki erkeğin mesleği, maaşı ve fiziksel özelliklerini konuşmaktan büyük bir keyif alıyorlar. Bu ilginizi çekmezse ünlü dizi oyunlarından en çok hangisini yakışıklı bulduğumuzdan da bahsedebiliriz.”
    “Güzelliğinin arkasına saklanan sıradan biri olduğumu mu düşünüyorsun?”
    “Dürüst davranmam mı yoksa söylediklerini kabul etmiş gibi mi görünmem mi daha çok hoşuna giderdi diye düşünüyorum. Sen bu soruya hangi cevabı verirdin?”
    Buğra “Biraz da kötü olmak konusunda kusursuz olan ork, goblin, trol gibi iradesiz yaratıkları katletmekten zevk alıyor musunuz sorusu üzerinde duralım.” dedi. Aslı “Asıl gücünün erdem olduğu vurgulanmak istenen tembel iyileri tüm kalbimizle sevmeye devam edebilecek miyiz kısmını da unutma.” diye ekledi.
    Genellikle gücünü iyilikten alan klasik fantastik kurgu karakterlerinin çileli bir yolda ilerlediklerini inandırıcı bulmayız. Gerçekçiliği pekiştirmek için keyifsiz geçen günlerinden, hastalıklarından, ruhsal problemlerinden bahsedildiği sayfaları hızlı hızlı geçmeyi tercih ederiz. Okurun beklentileri farklı bir noktaya kilitlenmiştir. Kötülüğün kaynağına karşı büyük bir kin beslemektedir. Hikâyenin sonunda kalbinde biraz iyilik olan her kahraman kötülüğün köküne kibrit suyu dökebilir. Çünkü karanlık yenilmeyi bekleyen zayıf bir tehlikedir.
    Gerçek hayatta kehanetler ve fantastik yaratıklar insanlara yol göstermez. Kahramanlar yozlaşmış bir düzeni ruhlarını adamadan ortadan kaldıramazlar. Fakat bu tarz çelişkilerin çok da önemli olduğunu iddia edemeyiz. Nasıl olsa birisi karşımıza dikilip buradaki mesajı yakalayamadığımız konusunda bizi uyaracaktır. Kendisini koca bir seri boyunca gerçek bir serüvenin içerisine bırakmak isteyen okurların ne düşündükleri o kadar da önemli değildir.
    “Cümleleri eksik bir şekilde alıntıladınız fakat o yazıyı okuduğunuza sevindim.”
    “Buğra gelmediğin hafta bu yazıyı sesli bir şekilde okumuştu. Sana inanmayacağın bir şey söyleyeyim. Melis o gece bütün yazılarını okumuş. Tabi yazılarına hayran kalmış olması seninle dalga geçmeyeceği manasına gelmiyor. Melul mahzun pencereyi izlediğin sırada bana seni daha yaşlı biri olarak hayal ettiğini söyledi. Buna rağmen onun için hala aşırı olgunsun.”
    “Narsist olduğu konusunda ciddiydim.”
    “Olgun derken sararmış bir armut gibi olmandan bahsediyorlar.”
    Genç adam içinden canları cehenneme demekle yetindi. Bir grup aptalın kendisini işlettiklerini düşünmesi umurunda bile değildi. Tüm bu geyik esnasında Çağatay’ın dikkatini geldiğinden beri neredeyse hiç konuşmadığı gözlüklü tip çekmişti. O adamın haline imreniyordu. Böyleleri her ortamda rahatlıkla gözden kaybolabilirlerdi.
    “Sohbetinize yeterince malzeme olduğumu düşünüyorum. Zaman beklediğimden hızlı bir şekilde geçti. Artık sorumluluklarını yerine getirmiş biri gibi buradan ayrılabilirim.” Diğerlerinin ne kadardır burada oturduklarını bilmiyordu. Sanki toparlanmak için bu anı bekliyorlardı, herkes ayağa kalkıp kasanın yolunu tuttu.
    Dışarı çıkmadan önce sohbetinden keyif aldığı bir arkadaşına rastladı. Birkaç dakika ayaküstü konuştular. Hava serinlemişti. Biri dışında arkadaşları ortalıkta gözükmüyordu. Melis isimli kız kaldırıma yakın bir ağacın dibinde telefonuyla konuşuyordu. Sessizce yanından geçmeyi denedi.
    “Bekle de seni evine bırakayım.”
    “Evim buraya çok yakın, biraz yürümek istiyorum.”
    “Ben yürümeni istemiyorum, gel hadi.” Kendisine birkaç dakika daha katlanabileceğini söylese de arabaya kadar attığı her adım işkence gibi geldi. Eve vardığında kafasını meşgul edecek herhangi bir konu olmamasını diledi. Arabadayken herhangi bir şakalaşmadan ve dedikodudan uzak durmayı umdu. Yatmadan önce bir sayfa yazabilirse huzurla uyuyabilirdi. Yarın akşam iş çıkışı doğruca eve gidip saatlerce yazardı. Bir sonraki haftaya kadar da kimseyle görüşmezdi.
    “Benim evim de buraya çok uzak sayılmaz. Vaktin varsa kahve ikram etmek istiyorum.”
    “Açıkçası eve gidince yazmayı planlıyordum.”
    “Açıkçası eline kâğıt kalem verdiğimde bir şeyler yazıyor olman beni rahatsız etmez. Kimsenin uğramadığı dönemlerde evimde oturmaktan çok sıkılıyorum. Salondaki balkonun akşam manzarası güzeldir.”
    “Pekâlâ, bir yalan uydurmak için kafam fazla yorgun. İçeri girer girmez kâğıt kalemi istiyorum.”
    Asansörde yorgun suratıyla, kızın bebeksi teninin yansımasını gördüğü an kahkaha atmak istedi. Bilgisayar ekranının karşısında saatlerce oturmanın sağlığına iyi geldiği söylenemezdi. Buğra’nın sararmış armut derken neyi kastettiğini şimdi daha iyi anlıyordu.
    Dairenin kapısında abartılı bir süs asılıydı. İçerisi kapıdakine benzer renkli süs eşyalarıyla dolu olduğu için bir erkeğe dar bir alana sıkışmış olduğu hissini veriyordu yine de son derece derli topluydu. “Hoş geldin, beni takip et.” Kız salondaki çekmeceden çıkardığı kâğıt kalemleri eline tutuşturup balkonu işaret etti.
    Manzara konusunda hiç de haksız sayılmazdı. Çağatay ara sıra önündeki kâğıttan kafasını kaldırdığında üçüncü kata yakın olan çam ağaçlarının küçük iğneli dallarının hafifçe sallandığını görüyordu. Fark etmese de bir saatten daha uzun bir zaman geçmişti.
    “Nasıl gidiyor?”
    “Beklediğimden daha iyi. Böyle geniş bir balkonun ve güzel bir manzaran olduğu için çok şanslısın. Bu kahveyi ben mi içtim?”
    “Yazarken inanılmaz bir şekilde dalgın olduğunu söylediler mi? Evet, bir ara o kadar hızlı içiyordun ki dilini yakmandan korktum. Ayrıca yazarken Shahane’de gördüğüm adamın aksine çok masum biri oluyorsun. Seninle oturmaktan keyif aldım. Ara verdiysen içeri geçelim, biraz üşümeye başladım.” Kız masayı toplamasına izin vermedi, onu salondaki geniş kanepelerden birine oturttu.
    “Güzel bir vişne şarabı içmek ister misin?”
    “Alkol kullanmıyorum.”
    “Çok yazık, bir ara seni alıştırmalıyım. Öyleyse meyve suyu getiriyorum.”
    Şu an için bir aylık planının ilerisindeydi. Her akşam en az bir sayfa yazıp temize çekerek istikrarlı bir şekilde yol almaya devam edecekti. Daha iyisini de yapabilirdi ama bu hedefi sadece zamanını daha verimli geçirmek için koymuştu. Kabul etmek gerekir ki yazmak planlanması pek de mümkün olmayan bir eylemdi.
    Kız geri döndüğünde yuvarlak cam sehpanın üzerine minik tepsiyi bıraktı. “Biraz fazla soğuk, buzdolabı yüzünden. Kurabiyeleri kendim yaptım.”
    “Teşekkür ederim, sen etrafta koşuştururken mahcup hissettim.”
    “Bunu duyduğuma sevindim çünkü ben de seni buraya zorla getirdiğim için mahcup hissetmeye başlayacaktım.”
    Genç adam bir anlığına karşı kanepede oturan kızın uzun bacaklarına baktığını fark etti. Göz göze geldiklerinde onun da bu durumun farkında olduğunu anladı. Yüzünde bu durumu anlayışla karşıladığına dair bir ifade vardı. Erkeksi içgüdülerden kaynaklanan düşünceleri kafasından atması birkaç saniye sürdü. Bu kızın tek gecelik ilişkisi olmak istemiyordu. O an Çağatay dalgın dalgın boşluğa bakmasaydı kendisine yöneltilmiş hiddetli parıltıyı rahatlıkla fark edebilirdi.
    Ansızın ayak parmaklarının uçlarında tuhaf bir karıncalanma başladı. Ensesinden soğuk ter akıyordu. Bir anda ağır bir yorgunluk hissi gelmişti. Şu rahatsız edici titreme olmasa oturduğu yerden kıpırdamaya çalışmayacaktı. Melis şaşkın bir şekilde yanına gelip uzanmasına yardım etti.
    “Sakin ol, iyi olacaksın.” Gözleri kapanmadan hemen önce başında bekleyen kız dudaklarını öpüyordu.
  • Kullanıcı avatarı
    Dumrul
    Mesajlar: 5
    Kayıt: 01 Haz 2018 07:05

    2

    gönderen Dumrul » 09 Ağu 2018 14:37

    Menfez kasabasının yakınındaki ormanlık arazide yalnız yaşamaktan mutlu ama sıklıkla ziyaretine gelen akrabalarının ilgisinden kurtulamamış ihtiyar bir adam vardı. Kasabayla sıcak ilişkileri olmamasına rağmen herkes evinin nerede olduğunu bilirdi, ayrıca halk tarafından saygıyla anılırdı. Yine de yabancıların yalnız yaşayan adam hakkında merak ettikleri sorulara tatmin edici cevaplar alamadıklarını belirtmek gerekir. Çünkü ne akrabalarının ne de yerli halkın onun hakkında çok fazla şey bildikleri söylenemezdi.
    Defalarca yemek getirmemelerini tembihlediği küçük kardeşinin torunları genellikle öğle vaktinde uğrarlardı. Tuğrul, gökyüzünü seyrede seyrede yanına yaklaşırken sanki bugün yağmur yağmamasını diliyormuş gibi bir hali vardı.
    “Normalde daha erken gelirdin.” İhtiyar, kendi kendine devrilmiş yaşlı ağacın gövdesinde oturuyordu. Sesinde imalı bir ton vardı ve piposundan koyu mavi bir duman çıkıyordu.
    “Kusura bakma, balıklarla uğraşmak fazla zaman alıyor. Şu çömlek kap da bir türlü soğumadı. Bugün nasılsın?”
    “Sağ ol, sen nasılsın?”
    “Ben de iyiyim. Bu sabah çok acayip bir olay yaşadık. Gün aydınlanmadan evden çıkmıştık, kıyıya yaklaştığımız esnada teknemizin yakınlarında yaş tahta parçaları olduğunu gördük. Dalgaların getirdiği bir adam ıslak ve baygın vaziyette kumların üzerinde yatıyordu. Kendine getirmeyi başardığımızda yürümeye mecali yoktu. Önce bizim evde kuru giysiler verdik sonra kocakarıya götürdük.”
    “Kaç yaşlarındaydı?”
    “Yirmi beş otuz civarında. Şimdi durumu nasıl diye soracak olursan şöyle baktığında senden benden iyi gözüküyor. Kafası sağlam mı diye sorarsan o konuda şüphelerim var. Bir şey sorduğumuzda önce aylak aylak suratımıza bakıyor sonra elinden geldiğince durumunu anlatmaya çalışıyor.”
    “Şimdi nerede?”
    “Misafirhanenin önünde ihtiyarlarla oturuyor. Şimdilik ne yapılacağını kimse bilmiyor.”
    “Nasıl birine benziyor?”
    “Koyu sarı saçları, renkli gözleri var. Kibar ve akıllı bir adam, mürekkep yalamışlığı vardır herhalde. Bana biraz seni hatırlatıyor. Bazen konuştuğunda tuhafımıza gidecek laflar ediyor. Bir de uzak bir yerden gelmiş gibi bir hali var.”
    “Anladım, birazdan kasabaya uğrayıp şu genci bir de ben görsem iyi olacak. Validenin eline sağlık, selamlarımı iletmeyi unutma.”
    “Tamam, bunu içeri bırakıyorum.”
    Zafer Bey oraya vardığında üç kasabalı, yabancıyla sohbet etmenin derdindeydi. Misafirhane diye bahsedilen yer yıkılmaya yüz tutmuş tek odalı küçük, taştan bir yapıydı. Ah şu can sıkıcı işsiz insanlar! Kasabada altmış yaşını geçtikten sonra erkeklerin ortalıkta dolanmaya başlaması neredeyse gelenek sayılırdı. Buralarda başkalarına en çok akıl veren insanların kendilerine hayrı olmayan kimseler olması çok ilginçti. İçlerinden birinin yabani bir adama seslenir gibi bir hali vardı. “Zafer, sen buralara uğramazdın.”
    “Ne yapacaksın işte Rıza, ayaklarım eskisi gibi tutmuyor. Şu talihsiz gencin bir de ben halini hatırını sormak istedim. Bu arada içerisi boş mu?”
    “Boş işte, sanki biri mi olacak?”
    “Öyleyse hadi delikanlı, seninle biraz sohbet edelim.” Hala geçirdiği ağır sarsıntının etkisindeki yabancı, bir çocuk gibi sorgulamadan kendisine söylenileni yaptı.
    İçerisi pek aydınlık olmasa da dışardan serindi. Zafer Bey oturmak için yerdeki minderleri işaret etti. “İsmim Zafer, nereden geldiğin hakkında pek bir şey hatırlamadığını duydum. Demin karşıma çıkan çocuklardan biri isminin Burak olduğunu söyledi.” Yabancı evet anlamında başını salladı. “Öyleyse tanıştığımıza memnun oldum. Bir konuda anlaşmalıyız, üzülerek söylüyorum ki sana bu köyde yardım edebilecek tek adam benim. Fakat bana karşı olabildiğince dürüst olmadığın sürece faydalı olamam.”
    “Gerçekten mi? Daha dün akşam başka bir dünyada, kendi hayatımı yaşamakta olduğumu söyleseydim de bana yardımcı olabilir miydin?”
    “Evet, hayli ilginçmiş. Böyle bir durumla ilk kez karşılaşıyor olsam da bazı detayları açıklığa kavuşturmak konusunda sana yardımcı olabilirim.” Zafer Bey’in ceketinden çıkardığı siyah bir mendil avucunda alev aldı. Sonra ufak bir poflamayla mendilin üzerindeki alev sönüp gri ince bir duman çıkarttı. “Neticede çok sıradan bir hayatım olduğu söylenemez.”
    “Bahse girerim onun üzerine havayla temas ettiğinde yanan kimyasal bir madde dökmüşsündür.” O sırada mendil tekrar alev alıp hızlı bir şekilde söndü.
    “Hayır, istediğin kadar tekrar edebilirim. Dilersen mendili eline alabilirsin.” Yabancı mendili eline alır almaz alev aldığını gördü. Bir an yere atmak istedi fakat alev yine kendi kendine hızlı bir şekilde söndü. “Bu eski kumaşın yandığında pek de güzel koktuğu söylenemez. Ayrıca dışardakilerin kulağının bizde olduğuna eminim. Dilersen birlikte yürüyüşe çıkıp, başından geçenleri daha samimi bir şekilde konuşalım.”
    Kasabanın dışına doğru çıkarlarken genç adam yanındaki ihtiyarın tüm garipliklerine rağmen sabahtan beri gördüğü tek normal insan olduğunu düşünüyordu. “Neredeyiz? Etraf Orta Çağ’ı andırıyor fakat zamanda geriye gittiğimi zannetmiyorum.”
    “Okay diye bir ülke ismi duymuş muydun?”
    “Hayır.”
    “Öyleyse ben de zamanda geriye gittiğini düşünmüyorum. Menfez kasabası, Ayna şehrinin yakınındadır. Ülkenin kuzey doğusundayız. Bu arada Burak gerçek ismin mi?”
    “Hayır.”
    “Güzel, dışardan gözüktüğünden daha zeki birisin. Ayrıca biraz kuşkucu olman daha uzun süre hayatta kalmanı sağlar. Yerinde olsam bundan sonra da gerçek ismimi kimseye söylemezdim. Buraya nasıl geldiğini biliyor musun?”
    “Dün akşam yeni tanıştığım bir kızın evinde oturuyordum. Verdiği içeceğe bir şeyler katmış olmalı. Bilincimi yitirmeye başladığımı hayal meyal hatırlıyorum.”
    “Sana düşman olması için herhangi bir sebep var mıydı?”
    “Hayır, ona bir kötülüğüm dokunmadı. Hatta beni evine davet eden kendisiydi.”
    “Söylediklerine inanıyorum. Peki, böyle biriyle nasıl tanışmıştın?”
    “Arkadaşlarımın arkadaşı olduğunu söyleyebilirim. Daha dün akşam hep birlikte bir mekânda oturuyorduk.”
    “Evine gittiğini kimse biliyor mu ayrıca o akşam orada sizden başka kimse var mıydı?”
    “Evine gittiğimi kimseye haber vermemiştim. Yalnızca ikimiz vardık.”
    “Bu detaylar ilerde bazı şeyleri senin için daha iyi açıklayacaktır diye umuyorum. Pipo içmekten hoşlanır mısın?”
    “Sence pipoyu düşünecek vaziyette miyim? Hayatı mahvolmuş biriyle konuştuğunun farkında mısın?”
    “Sakin ol genç dostum, biraz rahatlamana yardımcı olurdu. Açıkçası ben de pipomu paylaşmaktan hoşlanmam. Kafamda buraya gelişinle ilgili bazı tahminler var. Her şey sırayla, ülkenin tarihçesinden bahsetmeden önce benim büyücü olduğuma ikna olup olmadığını sormak istiyorum.”
    “Ben...”
    “Anlıyorum, seni ikna edebileceksem fazlasını yapmaktan kaçınmayacağım.” İhtiyarın avcunun içerisinden bir metrelik bir alev yukarı sıçradı. Çağatay geriye doğru zıplarken az kalsın yere düşüyordu. “Sakin ol Burak! Sana daha hiçbir şey göstermedim. Şimdi inanıyor musun?”
    “Nasıl bir cehennemin içerisine düştüm?”
    “Anlatacağım ama insanları etrafımıza toplayacak bir şeyler yapmaktan kaçınmalısın. Yaşadıklarınla yüzleşmenin kolay olmadığının farkındayım. Şu an dikkatini söylediklerime odaklamalısın.
    “Öncelikle ülkenin geçmişinden biraz bahsetmek istiyorum. Tarih kaynakları ıssız ada topraklarına dokuz asır önce yerleşildiğinden bahseder. Atalarımız kendilerinden kıyametten kurtulan seçkin insanlar diyorlarmış. Geldiğimiz yer hakkındaki bilgiler ihtilaflarla doludur. Bu detay beni hep dönüş yolunun kasıtlı bir şekilde kapatıldığı konusunda düşündürmüştür. Bir sebepten ötürü geçmişimizin silindiğine inanıyorum.
    “Aynı dili ve aynı isimleri paylaşıyor olmamız bana ilginç gelse de açıkçası geleceğe, geçmişe ya da bütünüyle başka bir evrene ait olman demin ifade ettiğim sebepten ötürü beni çok da alakadar etmiyor. Neticede tarih yalanlar üzerine kuruludur, kendi geçmişimden emin olamadığım sürece soru işaretlerine yenilerinin eklenmesinin pek bir önemi kalmıyor.”
    “Bahsettiklerinin hiçbiri benim buradaki varlığımı çok normal bir şeymiş gibi görmeni açıklamıyor.”
    “Güzel bir noktaya temas ettin, hikâyemize devam edelim. Bu toprakların ilk ziyaretçileri miyiz bilmiyorum ama son ziyaretçileri olmadık. Ülke beşinci asır da bizim İblisler diye andığımız Kangar isimli bir ırkın saldırısına uğradı. Görünüşte insana çok benzerler fakat tam anlamıyla canavardırlar. Zırhları, silahları ve yanlarında getirdikleri uğursuz yaratıkları yardımıyla yarım asır boyunca ülkeyi felaketlere sürüklediler. Saldırdıkları şehirlerde hiçbir canlıyı sağ bırakmazlardı. Fakat daha da tuhaf bir yönleri vardı. Onlarla yaptığımız savaşlarda olağanüstü birçok olay cereyan ediyordu. Başlarda ne olduğunu anlamaya çalıştık. Bu ucubelerin savaşırken hile yaptıklarını anlamıştık. Doğaüstü bir güçten faydalanıyorlardı. Daha sonra bizim de bu güçten yararlanabildiğimizi fark ettik. İlk büyücülerin Kangarlardan olduğu kabul edilir. Hatta birçok tarihçi büyünün de onlarla birlikte geldiğine inanır. Beşinci asrın ikinci yarısında ilk büyücülerimiz ortaya çıktı. Altıncı asır ise Tanrılar Çağı olarak anılmaktadır. Kangarlarla aramızda yapılan kanlı savaşlar sonucunda üstün gelmeyi başardık. Okay’ı Kangarlardan temizlediğimizde büyü bizimle birlikte var olmaya devam etti.
    “Şimdi konunun seninle ilgili olan kısmına geldik. Şundan eminim ki Kangarlar da tıpkı senin gibi farklı bir dünyaya ya da farklı bir evrene aitler. Şu an için olmasa da yakın bir gelecekte uzun mesafeleri kat etmenin gelişmiş büyü teknikleriyle mümkün olabileceğine inanıyorum. Henüz elimizde en küçük mesafeleri bile kat etmek için kullanılabilecek seyahat tarifleri yok. Belki de Tanrılar Çağı’nın büyücüleri bir yolunu biliyorlardı ve kendilerine saklamayı tercih ettiler. Neticede dünyalar arası seyahatlerin çok kötü sonuçları olabilir. Tek neden bu değil, büyücüler bencil ve kıskançtırlar. En küçük sırrı bile saklamaktan dayanılmaz bir haz alırlar.”
    “Benim geldiğim yerde anlattığına en yakın hikâyeler masal kitaplarında geçiyor. Neden belli bir kavram üzerinde bu kadar ısrarla duruyorsun?”
    “Çünkü senin de bir büyücü olabileceğini düşünüyorum. Öyle tuhaf tuhaf bakma, benim dünyama geldiğinden beri yeni yetenekler kazanmış olabilirsin. Ne kadar zayıf da olsa böyle bir ihtimali değerlendirmek zorundayız.” Zafer Bey yakınlarındaki ağacın dalından sarkan kuru bir yaprağı işaret etti. “Hadi bir deneyelim. Avuç içini yakınına getirip yaprağın eylemsizliğini bozmaya odaklan. İster yaprağı ortadan kaldır ister hareket ettir, herhangi bir şey işte.”
    “Hepsi bu kadar mı?”
    “Evet, söz konusu yeteneğini test ettiğimiz bir alıştırmaysa söylediklerimi yapman yeterli olacaktır.”
    Çok uzun bir bekleyiş başlamıştı. Genç adam hayatında ilk kez hiçbir şey yapmadan alnının terlediğine şahit oluyordu. “Yeterince bekledik mi? Bir şey olacağı yok.”
    “Hemen anlaşılacak bir şey değil, biraz daha sabırlı ol.” Bir saatten uzun bir süre geçmiş olmalıydı. Asıl şaşırtıcı olan yanındaki adamın hiç sıkılmamış olmasıydı. “İlginç böyle bir şeyi hiç beklemiyordum.”
    “Ne oldu?”
    “Dikkatini dağıtma, sen sadece devam et.”
    “En azından artık biraz ara verebilir miyiz?”
    “İnanamıyorum, hava formunu konuşurken kullanmaya devam edebilen birine ilk kez rastlıyorum. Bu kadar sızlanırken bir yandan da yaprağı dalgalandırmayı nasıl becerebiliyorsun? Şu an temel büyünün en zor halini kullanıyorsun.”
    “Herhalde saçmaladığının farkında değilsin. Yaprak rüzgâr estiği için sallanıyor, benimle bir ilgisi yok.”
    “Rüzgârın estiğini anlamayacak kadar kalın kafalı değilim. Senin aksine diğer yaprakları dakikalardır izliyorum. Dikkatlice bakarsan sen de görürsün.”
    “Ne yani bu rüzgâr benim elimden mi esiyor?”
    “Şuna rüzgâr demeyi kes artık! Alt tarafı düzenli küçük bir hava akımı oluşturdun. Her neyse temel eğitime yarından itibaren sıkı bir şekilde başlasak iyi olacak.”
    “Dur bakalım, hala benim yaptığımdan emin değilim. Ayrıca neden bahsettiğin eğitime başlıyoruz?” Elini çektiğinde yaprak da titremeyi bıraktı. Bu durumu fark etmesine rağmen ne düşünmesi gerektiğini bilmiyordu.
    “Mantığının yadsımasına şaşırmamak gerekir. İnsan beyni olağanüstü olayları kabullenmemek konusunda ısrarcıdır. Fakat unutma, şüpheciliğin fazlası da insanı hasta eder.”
    Yaprak, genç adam avcunun içini uzattığında yeniden isteksizce titremeye başladı. “Bana öncelikle ne öğreteceksin?”
    “Sana bir kurtuluş reçetesi sunmaya çalışacağım. Benim sorumluluğumda tehlikeli bir sanat dalını öğrenmeye başlıyorsun. Pek de kolay olmayacak, şu an zor bir dönemece girdiğini belirtmem gerekir. Öncelikle neleri yapmaman gerektiğini anlatacağım. Dönüş yolunu bulabilmen için kendini bu alanda en ileri noktalara taşımak zorundasın. İmkânsız diye bir şeyin olmadığını sürekli kendine hatırlatacaksın. Seyahat yeteneğini bir gün kendi kendine öğrenmek zorunda kalmayabilirsin. En iyiler sıklıkla tarifleri birbirleriyle takas ederek hızlı bir şekilde güçlenirler. Kendini diğerlerine kabul ettirebilmen için sağlam yeteneklerin olmalı. Ayrıca bunlar, onların isteyebileceği türden şeyler olmalı. Bu arada büyücülük dünyasında sır saklamak bir kuraldır, sırlarını saklaman gerektiğini unutma! Varlığını güçlü bir şekilde sürdürebilmek istiyorsan zamanla bu kurala uymayı öğreneceksin.
    “Tanrılar Çağı büyücüleri ölmüş olsalar bile çocuklarının ya da öğrencilerinin bir şekilde eski sırları saklamaya devam ettiklerine eminim. İnsanlara kendini ispatlamayı başardığın gün güçlü düşmanların olduğu kadar güçlü dostların da olacak. En kötü ihtimale karşı da hazırlıklı olmalıyız. Kimse sana yardım etmek istemezse, kendin bir çözüm yolu bulacaksın. Tüm kalbimle iyi bir büyücü olacağına inandığımı söylemek istiyorum.”
    “Sence tek çıkış yolu söylediklerini yapmamdan mı geçiyor? Başka bir yol yok mu?”
    “Oğlum, bir felaket yaşadığının farkındayım. Başa çıkabileceğine inanıyorum, çözmek zorunda kaldığımız problemler hep daha erken yanıt bulurlar. Hadi biraz yürüyelim, yakınlarda bir dere var. Sohbetimize orada devam ederiz.”
    Güneşin vurduğu otlardan çıkan keskin aromayı içlerine çekerek sessizce yürüdüler. Yeşil görüntülerin dans ettiği ıssız arazi havanın birazdan serinleyeceğini haber veriyordu. Böceklerin sesleri kuş cıvıltılarını bastıracak kadar tiz, sanki bu sefil mahlûklar bile benimle dalga geçiyormuş gibi hissediyorum. Hafif bir şırıltıyla akan derenin kenarında kendilerine güzel bir ağaç gölgesi buldular.
    “Hangi konularda dikkatli olman gerektiğiyle başlayalım. Hiçbir zaman kullanabileceğinden fazla gücü çekmemelisin. Durduramayacağın bir akıntıda boğulursun. En tecrübeli büyücülerin bile dikkat etmediklerinde kendileriyle beraber birçok insanın hayatını mahvettiklerine defalarca şahit oldum. Güç bir iddia değildir, edimler işlevsel oldukları sürece anlam taşırlar. Aşırıya kaçtığını şakaklarının zonklamasından, midenin bulanmasından anlayabilirsin. Tıka basa yemiş olabilirsin ama fazlasını yiyebileceğine inanırsın. Böyle zamanlarda küçük baş ağrıları sana durman gereken anı haber verecektir.”
    “Bana önce güç çekmekle neyi kastettiğini anlatır mısın?”
    “Gücü iki şekilde kullanırız. Demin küçük yaprağı sallandırdığın esnada akıştan faydalanıyordun. Birikim ise anlık ve hızlı güç kullanma şeklidir. Deliği kapatıp kabı doldurursun, nasıl kullanacağın sana kalmıştır.”
    “Bu işi benzetmelerle mi öğrendin?”
    “Tam da gençliğimde çileden çıktığım zamanları hatırlattın. Hayır, zor zor yoldan öğrenmiştim. Kitaplardaki uzun teorik tanımları okurken bu benzetmelere neden ihtiyaç duyduğumuzu anlamıştım, sen de anlayacaksın. Tahmin ettiğin gibi soyut şeyleri açmak pek kolay değildir.”
    “Dilerim varlıkların isimlerini öğrenerek onlara hükmetme, farklı bir lisanın sözcüklerini kullanarak gizemli güçleri harekete geçirme gibi şeyler de öğretmeyeceksindir.”
    “Ya renkli bir hayal dünyan var ya da senin dünyandaki edebî eserlerin zengin bir düş gücü olduğundan bahsediyorsun. Keşke böyle şeyler yapabilseydik. Böylece bir sürü arkadaşım belli başlı hazır kalıplardan yararlanıp kafayı tırlatmamış olurlardı. Her yeni öğrenme anı sancılıdır. Bizim sanatımız bir binayı kafamızda en ince ayrıntılarıyla inşa etmemize benzer, düzgün tasarlayamazsan yıkarsın. Tılsımlardan ancak yeni bir arayış içerisinde değilken faydalanabiliriz.”
    “Tılsımın tanımını yapar mısın?”
    “Kabaca gücün dilinin nesnelere işlenmesi. Karmaşık büyüleri daha hızlı yapmaya yarar. O konu üzerinde uzun uzun duracağız.
    “Unutmadan uyarayım, hiçbir zaman benden izinsiz bir şeyler denemeye kalkma, sonunda üzülen sen olursun. Gerçi beni de üzersin, ömrümün son döneminde vicdan azabı çekerek yaşamak istemiyorum.
    “Evimde boş bir oda var. Bu akşamdan itibaren bende kalmaya başlarsın. Şimdilik dersi sonlandıralım. Verimli çalışmamız için bir program hazırlamam gerekiyor. Bu arada kasabadakilerin yanına bir uğrayalım. Kayıp adamı kaybettiklerini düşünmesinler.”
    ***
    Akşam olalı saatler geçmişti. Dışardaki gaz lambası ahşap evin ön tarafını soluk bir şekilde aydınlatıyordu. İhtiyar içerde kitaplarıyla oyalanmaktaydı. Yalnız başına kaldığı ilk an, karanlık düşünceler zihnine hücum etmeye başladı. Annesini ve kız kardeşini tam karşısında perişan bir halde görür gibi oldu. Geri dönmeyi başarabilme olasılığım nedir? Peki, ailem para kazanan biri olmadan ne kadar süre dayanabilir? Ben yokken onlara kim sahip çıkar? Dibindeki ıhlamur ağacının gövdesine yumruk attığında yüzük parmağının kırılmış olabileceğini düşündü. Bir konuda kesin karara varmalıydı. Evet, oyalanmanın bir manası yok. Bu dünya kendisi için hiçbir anlam ifade etmiyordu ve burada acı çekerek zamanını yitirmeyecekti. O beni buraya yollayabiliyorsa ben de geri dönebilirim, o zaman bunu kim ya da kimler yapmışsa yanlarına kâr kalmayacak.
    İçinden bir ses asıl suçlunun kendisi olduğunu söyledi. “Biliyorum, tek hatam kendi istediğim hayatı yaşamamak oldu. Değersiz insanları gücendirmemek için onların yakınında yıllarca aptal numarası yaparak yaşadım. Hiçbir zaman yakınımdaki dünyanın bir parçası olmadım. Hiçbir zaman yaptığım karşılıksız iyiliklerin insanlık için bir önemi olmadı. Beni buraya yollayanlar hariç bundan sonra kimse benden hak ettiğinden fazlasını alamayacak. Geri döndüğüm gün benim için kıymeti olmayan eski yaşantıma son vereceğim.”
Cevapla 2 mesaj 1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir