Yaradılışın Öteki Mezmur’u.
Başlangıçta sadece hiçlik vardı ve sonsuzdu. Ve ruhum, bu hiçliğin içinde, boşluğa vuran ve dağılan kendi karanlık yüzünü seyrederek süzülürdü. Gözlerim, başkalarının gözlerinden beni izleyen kendi gözlerim dışında hiç kimseye bakmazdı. Karanlıktım, kördüm, gölgeydim. Ve mavi bir ateş yanardı göğüs kafesimin içinde- donardım! Tenim, ince bir harmani gibi dalgalanırdı organlarımın yüzeyinde. Ancak içinde süzüldüğüm hiçlik kadar net, yüzümü yansılayan boşluk kadar kendimdim. Hiçliğin içinde, hiçliği unutturacak bir ses arardım. Ve serin bir rüzgarla ürperirdi boşluğun dingin yüzeyi. Boşlukta uzayan, belirsizleşen ve seyrelen yüzüm, duvarları görürdü. Ve esareti tanırdı. Ve sessizliği dinlerdi.
Susardım.
Sen, sesin ve yüzünle, hep oralarda bir yerdeydin, bilirdim.
Başlangıçta sadece hiçlik vardı ve sonsuzdu. Işığı hiç tanımıyordum. Ve hiç duymamıştım hakkında konuşulduğunu. Zifir labirentlerin içinden geçer gibi karanlık bir kaygıyla geçerdim ben o hiçliğin içinden. Sonsuz bir hızla düştüğüm sonsuz derinlikte bir kuyunun dibindeki suya, suya, suya kendi yüzüm yansırdı. Suyun karanlığında kendi yüzümü görürdüm. O yüze bakar, bakar ve tanıyamazdım. Yaşamış ve yaşayacak olan tüm yüzleri maske edinmiştim kendime. Ağırlıklarından kemiklerim çökerdi. Başkalarının yüzleri etime gömülür, ben yeni yüzler edinirdim. Sonsuz bir yeniden ben, ben kendimi yitirirdim. Bir tarih vardı yüzümde, bir geçmiş, bir gelecek, bir şimdi, kadim ve sürekli genişleyen bir hiçlik vardı. Hem herkes, hem hiç kimseydim baktığım aynalarda.
Susardım.
Sen, sesin ve yüzünle, hep oralarda bir yerdeydin, bilirdim.
Başlangıçta sadece hiçlik vardı ve sonsuzdu. Ve ben, bu hiçliğin bir noktasında, şeylerin ve kendinin adını bilmeyen tanımsız bir çocuktum. Ve hiçlik bana ait değildi henüz. Bilgeydim, sessizdim, çocuktum. Kendi varlığımın dışında hiçbir yasanın hükmünü tanımazdım. Tüm tanımlar, çölün yüzeyini yalayan seyrek rüzgarlar gibi akardı üzerimden. Karanlığın ve hiçliğin içinde, benden çağlar önce yaşamış olanların fısıltılarıyla büyüdüm.
Susturuldum.
Sen, sesin ve yüzünle, hep oralarda bir yerdeydin, bilirdim.
Ve, dizginleyemediğim bir hayvan taşıyordum ben içimde. Küçük ve keskin dişleriyle sürekli kemiren hayvanın, parlak ve yuvarlak, petrol yeşili gözlerini görürdüm düşlerimde. Çırılçıplaktım, korunaksızdım, düşteydim. Ve hayvan, çölü kat eden ağır bacaklı bir örümcek gibi, içimde yürürdü. Sanki bir testere esnerdi içimde, çelikten bir bağırsak bükülürdü sanki. Bir jilet, kalın kalın tınlardı. Siyah ve sert kıllarını okşar, dilimi keskin dişli o ağızda gezdirirdim. Salyasını tadardım açlıkla. Kan kusardı ağzımın içine. Açtım, yalnızdım, çocuktum. Onun kanında dirilirdim. Sevişirdik. Ve seviştikçe uç veren erdişi tırnakları vardı hayvanımın. Cinsel organı, sert bir balon gibi ağrılı büyürdü içimde, ağlardım. İçinde büyürdüm hayvanımın, ağlardı. Tarifsiz uzardı iç çekişlerim. Ve dişinin keskinliğine değdikçe dilim, kenetlerdi çenesini- ondan aldığımı ona geri verirdim, hep alırdı.
Susardım.
Sen, sesin ve yüzünle, hep oralarda bir yerdeydin, bilirdim.
Susardım ben, üzerinde süzüldüğüm uzun ve ifadesiz yüzümde kendi eksik hikayemi okur ve susardım- söyleyecek sonsuz sayıdaki çok şeyin arasından, hiçbir şeyi seçer; söylenebilecek en derin söze sığınır ve susardım. Pıhtılaşmış kanla sertleşen, zamandan bir çarmıh taşırdım sırtımda. Ve suskunluğum, hepimiz adına acı çekerdi. En kıyıcı kelimelerden bir taç vardı alnımda, kelimelerin hiçbirini tanımazdım. Ve alnım genişti. Ve alın yazım okunaksız. Hiçbirini bilmediğim kelimelerin yardığı etim yazgımdan kanar, kan göz bebeklerime akar, göz bebeklerim hiçliği kızıla boyardı. Kan yeniden pıhtılaşır ve tahta yeniden sertleşirken, kanımın içinde dönen jiletlerle ben, ben yeniden kanardım. Sonsuzluğu yaratan bir yeniden...
...susardım.
Sen, sesin ve yüzünle, hep oralarda bir yerdeydin, bilirdim.
Sonra, ‘çöl’ dedim ben o ıssızlığa. Çıkış arayan tekinsiz bir hayvan vardı çünkü içimde. Ve çünkü, korkuyordum o hayvanın içime düşen gölgesinden. Düşlerimde seviştiğime, gün ışığında ihanet ettim. Ademoğullarının ve kızlarının kadim tarihinden bugüne düşen bir gölge olan ben; ben, acı çeken insan, ürktüm içimdeki hayvanın vahşi gölgesinden. Geri çekildim, sindim, bir hile aradım. Kum soludum içimdeki hayvanın ulumalarını yatıştırmak için. Dudaklarımı kuma gömdüm, derin nefesler çektim ciğerlerime; kum doldu içim. Ve çöl oldu. Ve labirent oldu. Ve çıkışsız oldum. Böyle kıstırdım ben içimdeki hayvanı.
Susturdum.
Sen, sesin ve yüzünle, hep oralarda bir yerdeydin, bilirdim.
Gövdem, ağır bir sancıyla çözülen kum topakları gibi usul usul dağılır, boşluğu yansıtan hiçliğin uzayında, ateşten ve geceden erbanelere değen, değen ve parçalanan tok ve gergin çığlıklar gibi, ölü bir ormanın damarlarında gezinen yorgun ve yaşlı bir nabız gibi, zonklayan bir yarayı tutamayan ince ve saydam bir kabuk; o kabuğun tutamadığı yoğun ve yapışkan bir acı gibi yankılardı ıssızlığını. Yalnızdım, tektim, savruluyordum. Dünyanın dış kabuğuna yapışmak istedikçe derindeki çekirdeğin karanlığına doğru gömülürdü ruhum. Ruhum, zamanın parmak uçlarına bağlanmış iplerin ucunda kıvranırken ben, benden çok daha eski bir yaranın iradesine teslim ederdim ruhumu.
Ve ben, öncesiz insan, dinlerdim.
Ve ben, sonrasız insan, beklerdim.
Ve ben, zamansız yara, tüm çağlar ve kavimlerde aynı anda, aynı hızla, aynı acıyla var olan kadim boşluk, tek insan, dinmeyen yalnızlık, gelecek olanın sen olduğunu çok iyi bilir, bilir ama çağları kat etmiş olan unutkanlığıma sığınırdım. Ve sen, karanlık ve tekinsiz, oradaydın. Bilirdim. Üzerinde süzüldüğüm hiçlikte, ara ara, senin sesinin yankısı yoklardı beni. Bir çağrıydı sesin, duyardım. Bildiğim, ama bir türlü anımsayamadığım bir dil vardı. Zamanın başlangıcından beri aynı hikayeyi anlatan bu dili ve anlattığı hikayeyi anımsıyor gibiydim. Ve sen, o dilin kelimeleriyle konuşuyordun sanki.
Ve ben; ruhunu yere ve göğe, dağlara ve denizlere, zamana ve tanrıya emanet edemeyen ben, onu sana emanet ettim: Bir insana!
Dedim ki: Zamanıdır!
Dedim ki: Ol-dur!
Dedim ki: Bütünle!
Ve sen, ses verdin ses veren sesime:
Dedin ki: Zamanını bildim.
Dedin ki: Olmak istediğini gördüm.
Dedin ki: Dağılmış olan, elbet toplanacak